Bilal Nadirin dilinden

Hacı Muhammed Bilâl-i Nadir


Saç

 

(Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Cild 3, Hadîs No: 505) Sahîh-i Buhâri Tecrîd-i Sarîh, Ci
“Enes ibn-i Mâlik (Radiyallahu anhu)'den: - (Bir defa) Nebiyy-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) zamanında nâs bir kıtlığa mübtelâ oldu idi. Bir cum'a günü Nebiyy-i Ekrem (Sallallahu aleyhi vesellem) hutbe irad buyururken A'rabinin biri ayağa kalkıp: - Yâ Resûlullah, mallar helâk oldu. Çoluk çocukda aç kaldı, bize duâ buyur de (ye niyaz et) di. Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) (mübarek) ellerini kaldırdı ki (o sırada) gözümüze gök yüzünde hiç bir bulut parçası görünmüyordu. Nefsim yed-i kudretinde olan zât-ı Ecell-ü A'lâ'ya yemin ederim ki, bulutlar dağlar gibi (gökyüzünü) istilâ etmedikçe o (mübarek) ellerini indirmedi ve (yağmur yağmadan) minberinden inmedi. (Minberden inerken mübarek) sakalına doğru yağmur (tanelerin) un yuvarlandığını gördüm. O gün, ertesi gün, daha ertesi gün tâ öteki cum'aya kadar (hep) üzerimize yağıp durdu. (Ertesi cum'a) yine o A'râbi [Enes (Radiyallahu anhu)'in dediğine göre] yahud bir başkası ayağa kalkıp: - Yâ Resûlullah! (Artık) binâlar yıkıldı. Mallar da (suda) boğul (maya başla) du. Bize duâ buyur de (ye istirham et) di. [Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) yine mübarek] ellerini kaldırdı ve: - İlâhi! Etrafımıza (yağdır) üzerimize değil de (ye duâ buyur)di. (Bunu söylerken de mübarek) eliyle hangi cihetteki buluta işaret buyurdu ise (orası) açıldı ve Medine (üstü açık) bir alan gibi oldu. Kanat vadisi bir ay mütemadiyen aktı ve herhangi cihetten kim geldiyse bol bol yağmur yağdığından bahsetti.”


(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1284) Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 4, Hadîs No: 1285-128
“Ebû Kâhil (el-Ahmesi) (Radiyallahu anhu)'den: - Ben Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'i bir deve üstünde hutbe okurken ve devesinin yularını bir habeşi tutmuş olarak gördüm.”


Araplar vaaza da hutbe derler, bu da vaaz olsa gerektir.


SAÇ

Saç mevzusunda Kur'ân-ı Kerim'de :

Musa (Aleyhis-selâm), Kâbe'yi tavafa gitmiş. Kardeşi Harun (Aleyhis-selâm)'u yerine vekil tayin etmişti. Musa (Aleyhis-selâm) gelinceye kadar herkes Samrı'nın yaptığı altından buzağıya tapıyordu. Musa (Aleyhis-selâm) gelip bunları görünce, bunu kardeşi Harun (Aleyhis-selâm)'un ihmalliğinden onun söylemediğinden olduğunu zannedip sinirlendi. Zaten kendisi de öfkeli, sinirli bir kimse idi. Kardeşi Harun (Aleyhis-selâm)'u saçından tutup sürümeye başladı.

(Sûre-i Taha, Ayet 94)
“(Harun) Ey anamın oğlu! dedi. Saçımı, başımı yolma. Ben senin, İsrâil oğullarının arasına ayrılık düşürdün, sözümü tutmadın demenden korktum.”


Musa (Aleyhis-selâm):

- Sen neden ben gelinceye kadar bu millete söylemedin? Neden buzağıya tapmalarına mani olmadın?

Harun (Aleyhis-selâm):

- Ben söyledim, söz dinletemedim. Sendeki selâhiyet bende yok, demek istedi. Yani Allah'u Teâlâ sana Asa vermiş, onunla her şeyi yapıyorsun. Ben sadece söz söylüyorum. Söz dinlemezlerse ne yapayım.

Bu âyet-i kerimeden anlaşılıyor ki; Musa (Aleyhis-selâm) kardeşi Harun (Aleyhis-selâm)'un saçından tutup sürüyecek kadar uzun saçı varmış. Bir tek ağızdan duyulan veya demiş, gelmiş, yapmış, söylemiş miş mişlerle değil Allah'u Teâlâ'nın âyetlerine, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sünnetlerine ve O'nun başından geçen hallere, İcma-i ümmete, Kıyas-ı fukahaya göre söylememiz lâzım. Yani ben hocamdan şöyle duydum. Falan zat böyle demiş, şu şöyle olmuş da böyle olmuş, onun için böyle imiş demekle olmaz.

(Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 1, Hadîs No: 175)
“....Enes bin Mâlik (Radiyallahu anhu)'den Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu dediği rivâyet olunmuştur: - Son zamanlarda veya bu ümmet arasında öyle bir kavim çıkacaktır ki Kur'ân okuyacaklar, fakat (okudukları) Kur'ân onların boğazlarının çemberlerini veya boğazlarını geçmiyecektir. Onların alameti (başlarını) kazımak suretiyle traş olmalarıdır. Siz onları gördüğünüz veya onlara rastladığınız zaman hemen onları öldürünüz.”