GEÇMİŞTE NAMAZ BORCU OLAN BİR KİMSE NÂFİLE NAMAZ KILAMAZ DİYENLERE

GEÇMİŞTE NAMAZ BORCU OLAN BİR KİMSE NÂFİLE NAMAZ KILAMAZ DİYENLERE!

Hanefi Mezhebine göre, geçmişte kaza borcu olan bir kimsenin vaktin sünnet namazlarını ve hadislerle belirtilen diğer kuşluk ve evvâbin gibi nâfile namazları kılmasına engel yoktur. Bu hususta Ömer Nasuhi Bilmen, ilmihalinde şöyle söylemektedir:

″Kazâ namazıyla uğraşmak, (hadislerle belirtilmeyen) nâfile namazlarla uğraşmaktan daha iyi ve daha önemlidir. Fakat farz namazların müekked olsun, olmasın sünnetleri bundan müstesnâdır. Bu sünnetleri terk ederek bunların yerine kazaya niyet edilmesi daha iyi değildir. Bu sünnetlere niyet edilmesi evlâdır. Hatta kuşluk ve tesbih namazları gibi hakkında nakil bulunan nâfile namazlar da böyledir. Bunlara da böyle nâfile olarak niyet etmek evlâdır. Çünkü bu sünnetler farz namazları tamamlar. Bunların telâfisi mümkün değildir, kaza namazlarının ise belirli vakitleri olmadığı için telâfileri mümkündür. Bununla berâber namazları kazaya bırakmak günahtır. Bu günahtan mümkün olduğu kadar kurtulmak için sünnetleri fedâ etmek uygun olmaz…″[1]

Geçmişte kaza namazı borcu olan, bu namazlarını iade etmeden nâfile namaz kılamaz derler, bu söz çok yanlıştır. Çünkü nâfile ibâdetlerin, kulun farz ibâdetlerindeki noksanları giderdiğine dâir Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

اِنَّ أَوَّلَ مَا يُحَاسَبُ بِهِ الْعَبْدُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ صَلَاتُهُ فَاِنْ وُجِدَتْ تَامَّةً كُتِبَتْ تَامَّةً وَاِنْ كَانَ انْتُقِصَ مِنْهَا شَيْءٌ قَالَ انْظُرُوا هَلْ تَجِدُونَ لَهُ مِنْ تَطَوُّعٍ يُكَمِّلُ لَهُ مَا ضَيَّعَ مِنْ فَرِيضَةٍ مِنْ تَطَوُّعِهِ ثُمَّ سَائِرُ الْأَعْمَالِ تَجْرِى عَلَى حَسَبِ ذَلِكَ (ن ت ه عن ابى هريرة)

″Mahşer gününde kulun işlediği amellerinden ilk olarak hesap vereceği şey, namazdır. Eğer namazı tamam ise, tamamdır, değilse Allah’u Teâlâ: ″Kulumun nâfile namazlarına bakın″ buyurur. Nâfile namazları varsa farzlardan eksikleri onunla tamamlanır. Böylece diğer amellerin hesabı da bu şekilde görülür.″[2]

Bu Hadis-i Şerif açık bir şekilde farz namazlardan eksiği olanların nafile namazlarla tamamlandığını söylüyor. Kaza namazı varken nafile namaz kılınmaz diyerek insanların nafile ibadetlerine engel olanlar bu Hadis-i Şerife göre büyük bir mesuliyet içine girmektedir. Çünkü nâfile ibadetlerin çok büyük mükâfatı vardır. Mesela: Akşam namazından sonra kılınan evvabin namazı on iki yıllık namaza bedeldir.[3] Kuşluk namazı kılan bir kimse bir hac, bir umre sevabı alır.[4]  Yine gece kılınan teheccüd namazının mükâfatıyla ilgili çok sayıda Hadis-i Şerif nakledilmiştir.[5]  

Yukarıdaki Hadis-i Şerif’te, en önemli ibadetin namaz olduğu, ilk olarak da kulların namazdan hesaba çekileceği, namazın diğer ibadetlerden daha önemli olduğuna vurgu yapılmaktadır.  Hadis-i Şerif’in sonunda: ″Böylece diğer amellerin hesabı da bu şekilde görülür″ dediğine göre, farz olan bütün ibâdetlerdeki eksiklikler, kişinin yapmış olduğu nafile ibâdetleriyle tamamlanır. Bu husus, Hanefi Mezhebi’nin temel kaynaklarından olan ″Mevkûfât, (Mülteka Tercümesi)[6] adlı kitapta şöyle geçmektedir:

- ″Üzerine hac farz olan kimse nafile hac (umre)  etse sahih olur. Üzerine öğle namazı farz olan kişinin öncesinde nafile olarak (dört rekât) sünnet namazı kıldığı gibi.″

Bütün Müslümanlar tarafından her Ramazan ayında kılınan teravih namazı başlı başına nafile bir ibâdettir. Kimse, hiçbir Müslümanın bu namazı kılmasına engel olamaz. Terâvih, Rasulullah (Sallalahu aleyhi vesellem)’den günümüze kadar kılınan bir namazdır. Gafletten dolayı namaz kılmayıp sonran tevbe ederek namaza başlayan çok sayıda Müslüman vardır. Âlimler bunlara, sizin kaza borcunuz var, siz teravih namazı kılmayın veya farz namazın sünnetlerini ve diğer nafile namazları kılmayın, dememişlerdir. Hiçbir mezhep imamının da böyle bir fetvası yoktur.

Yani bir insan, otuz yaşına kadar mâsiyetle meşgul olmuş, fakat daha sonra tevbe ederek sâlih amellere yönelmişse, o kula bâzı kişilerin, ″Senin otuz yaşına kadar kılmadığın şu kadar kaza namazın var, sen bu kaza namazlarını iade etmeden, hiçbir nafile namaz kılamazsın″ demeleri çok yanlıştır. Bir kulun yapabildiği kadar nâfile ibâdetler yapması, kaza namazı kılmasına engel değildir. Bu durumda olan bir Müslümanın gaflet ederek nefsine uyup namazlarını terk etmesi büyük günahtır. Bu kulun, tevbe-i nasuh ile tevbe etmesi gerekir. Bu hususta Allah’u Teâlâ Sûre-i Tahrim, Âyet 8’de şöyle buyurmuştur:

Ey îman edenler! Allah’a tevbe-i nasûh ile tevbede bulunun. Umulur ki Rabbiniz, günahlarınızı örter ve sizi altından nehirler akan Cennetlere girdirir. O gün ki Allah, Peygamberini ve onunla berâber îman etmiş olanları rüsvay etmez…″

Hz. Ömer, âyette geçen tevbe-i nasuh’u, ″İşlenilen günahtan sonra, ona bir daha dönmemek üzere yapılan tevbedir″[7] diye açıklamıştır.

Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) buyurdu ki:

كُلُّ بَنِي آدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ (ه عن انس)

“İnsanoğlunun hepsi günah işler. Günah işleyenlerin en hayırlısı ise işlediği günaha pişman olup tevbe edendir.”[8]

Tevbenin şartları şunlardır: 1. Evvelki günahlara pişman olup bir daha işlememeye niyet etmek. 2. Günah ehlinden arkadaşlarını terk edip tevbekârlar ile berâber olmak. 3. Kalan ömrünü ibâdete sarf etmektir. Bu şartlar ile her kim tevbe ederse, hiç günah işlememiş gibi olur. Bu hususta Resûlullah (Sallallâhu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:

اَلتَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ (ه عن أبي عبيدة بن عبد اللّٰه)

″Günaha tevbe eden, hiç günah işlemeyen kimse gibidir.″[9]

Bu âyet ve hadislerin hükmünce bir Müslüman, hakkıyla tevbe ettiğinde, geçmişe yönelik günahlarının affedildiğine inanmalıdır. Bu tevbeden sonra da mümkün mertebe ibâdetlerini aksatmadan yapması gerekir. Ayrıca bu kimsenin hem fazladan nâfile namaz kılmasına, hem de müsâit zamanlarında gücü yettiği kadar kaza namazı kılmasına bir engel yoktur. Hakkıyla tevbe edildiğinde Allah’u Teâlâ kulların bütün günahlarını affeder. Allah’tan ümid kesilmez. Kişi bu niyette olmalıdır. Nitekim Allah’u Teâlâ Sûre-i Zümer, Âyet 53’te şöyle buyurmaktadır:

 Ey Resûlüm! De ki: ″Ey nefisleri hakkında Allah’ın haddi aşan kulları! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz ki Allah günahların hepsini bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.″

Sonuç olarak bir kul, kaza namazı da kılabilir, vakti ve ismi belirlenmiş nâfile namazları da kılabilir. Kişinin kaza namazı kılması nafile namaz kılmasına engel değildir, nafile namaz kılması da kaza namazı kılmasına engel değildir.

″Farz namaz kazası olan nafile namaz kılamaz″ diye söylenen söz, bir insanın gün içerisinde geçirdiği farz namazı varsa, bu kimse bu geçirdiği namazları kaza etmeden nâfile namaz kılamaz, demektir. Hatta bir kişi, bir vakti geçirmiş ve ikinci vakit girmişse, önce geçirdiği vakti iade eder ve ondan sonra o vaktin namazını kılar.

Kazaya kalan namazlarla vaktinde kılınan namazlar arasında tertip (sırayı gözetmek) şarttır. Zîrâ Resûlullah şöyle buyurmuştur:

مَنْ نَسِىَ صَلَاةً فَلَمْ يَذْكُرَهَا اِلَّا وَهُوَ مَعَ الْإِمَامِ، فَلْيُصَلِّ الَّتِى نَسِيَهَا ثُمَّ لِيُعِدِ الَّتِى صَلَّاهَا مَعَ الْإِمَامِ. (عن بن عمر)

″Bir kimse namazı unutup da onu hatırlamazsa, ancak imamla beraber kılarken hatırlarsa, unutmuş olduğu namazı kılsın, sonra imamla beraber kılmış olduğu namazı tekrar kılsın.″[10] Eğer namaz arasında sırayı gözetmek şart olmasaydı, Peygamber Efendimiz imamla kılınan namazın tekrar kılınmasını emretmezdi. Nitekim Peygamberimiz (Sallallâhu aleyhi vesellem) Hendek Muhârebe’sinde dört vakit namazı kılamamıştı. Peygamber Efendimiz bu namazları sıra ile kaza ettikten sonra:

وَصَلُّوا كَمَا رَأَيْتُمُونِي أُصَلِّي (خ عن مالك)

″Namazı ben nasıl kılıyorsam, benden gördüğünüz gibi kılın″[11] buyurmuştur.

Şu üç husus namazın tertibini bozar:

1. Vaktin daralmasıyla: Meselâ: Bir kimse kazaya kalmış olan yatsı namazını sabah namazında hatırlasa, vakit ise yalnız sabah namazını kılmaya müsâit bulunsa, sabah namazını kılar. Yatsı namazını önce kaza etmemesi, bu sabah namazının sahih olmasına mâni olmaz. Geçirmiş olduğu bu yatsı namazını, artık sabah namazından sonra dilediği bir vakitte kaza eder.  

2. Unutmakla: Kişi bir namaz vaktini geçirmişse, bir sonraki vakti kıldıktan sonra, önceki vakti kılmadığını hatırlarsa, kıldığı namazı sahih olur. Bu kimsede aynı şekilde önceki geçirdiği namazı dilediği bir vakitte kılar. 

3. Kazaya kalan namazların altı vakte çıkmasıyla: Eğer geçmiş namazların sayısı beşi aşarsa, o zaman sırayla kılma zorunluluğu kalkar. Çünkü farz namazlar beş tane olduğu için, eğer geçmiş namazların sayısı beşten fazla olursa, altıncısı beş farzdan birinin tekrarı olur ve tekrar olunca da çokluk sınırının içine girer. Bu kimse de artık bu geçirdiği namazları sıra gözetmesine gerek kalmadan dilediği zaman kılabilir.

Eğer bir kimsenin hem eski hem yeni kazaları bulunur ve yeni kazaları altıdan az olursa, kimisi, eskileriyle birlikte eğer altıyı bulursa, onları kaza etmeden vakit namazını kılabilir. Kimisi de, eskileri yokmuş gibi sayarak, yeni olanları kaza etmedikçe namazını kılamaz. Zîrâ eğer kılabilir diyecek olursak, kazalarına kılmakta gevşeklik göstermesine yol açmış oluruz, demiştir.[12] Burada bizce de isabetli olan görüş ikincisidir. Yani bir kimsenin değişik günlerde kazaya kalmış namazları da olsa, bu kimse namazlarını kılarken yine kazaya bir namazı kalsa, namazdaki tertibe uyması gerekir.[13] 

 

 

 

[1] Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslam İlmihali (Bilmen Yayınevi 1968), s. 183.

[2] Sünen-i Nesâî, Salat 9; Sünen-i İbn-i Mâce, İkâme’us-Salat 202.

[3] Sünen-i İbn-i Mâce, İkâmet’üs-Salat 113; Sünen-i Tirmizi, Salat 319.

[4] Râmûz’ul-Ehâdîs (Âlem Matbaası, 1822), 291/10.

[5] Sahih-i Müslim, Siyam 202-203; Muhtar’ül-Ehadîs’in-Nebeviyye (Salah Bilici Kitabevi, İstanbul-1966), Hadis No: 641.

[6] Mültekâ Tercümesi, Mevkûfat, c. 1, s. 175.

[7] İbn-i Kesir, Tefsir’ul-Kur’ân’il-Azim (Mektebet’üş-Şâmile), c. 8, s. 168.

[8] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 30.

[9] Sünen-i İbn-i Mâce, Zühd 30; Râmûz’ul Ehâdîs, s. 196/12.

[10] Mültekâ Tercümesi, Mevkûfat, c. 1, s. 105; Hidâye Tercümesi, c. 1, s. 163; İmâm Malik, Muvatta, Kasr’us-Salât 77.

[11] Mültekâ Tercümesi, Mevkûfat, c. 1, s. 105; Hidâye Tercümesi, c. 1, s. 164; Sahih-i Buhârî Ezan 18, Edeb 27.

[12] Hidaye Tercümesi, c. 1, s. 164.

[13] Hadislerle Hanefi Fıkhı (Misvak Neşriyat, İstanbul-2008) c. 5, s. 175.

FOTOĞRAFLARTÜMÜ

Bilal Babam
Hilmi Babam