MÜRŞÎD-Î KAMİL

MÜRŞÎD-Î   KAMİL

MÜRŞÎD-Π  KAMİL

  1. Bu dünyada dost istersen Hz. Allah yeter,
  2. Mürşid-i  Kâmil istersen Hz.  Kur'ân yeter,
  3. Delil istersen Hz.  Muhammed yeter,
  4. Bunlarda yetmez dersen   nar-ı  cehennem yeter.
  5. Kaderde ne ise o olur etme merak,
  6. Uyma kendi  nefsine Allah'ın  emrine bak;
  7. Altından  ağacın  olsa  zümrütten yaprak
  8. Akibet gözünü doyurur bir avuç  toprak.
  9. Bul erbabını danış akıl al, demek ki, ferasettir,
  10. Ne aldandın behey şaşkın bu can sana emanettir.

Bu kaside evvelce misyonerlerin islâmı bozmak için söylediği, uydurduğudur. Kur'ân-ı Kerim'e   bizim   dinimize,   edille-i  şer'iyyeye  terstir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقِينَ

Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerim'de: "Sadıklar ile beraber olun" (Sure-i Tevbe, Ayet 119) buyuruyor. Musa (Aleyhis-selâm) Allah'u Teâlâ'dan ilm-i Ledünü öğrenmek istedi. Allah'u Teâlâ; O'nu Hızır (Aleyhis-selâm)'a gönderdi. "O öğretsin" buyurdu. (Sure-i Kehf, Ayet 65-66) İşte Kitap yet­medi. Kur'ân'ı sana tam hakkıyla öğreten, eğiten olmazsa Kur'ân da yetmez. Allah'u Teâlâ'nın dost­larını bulup, onlara tâbi olup, onların elinin altında yetişmezsen, Allah'u Teâlâ'nın emrine ters olur.

"Mürşid ararsan Hz. Kur'ân yeter" diyenlere; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): "Bana Cebrail (Aleyhis-selâm) miirşidlik yaptı. Namaz kılma vakitlerini; beş vakti vaktinde ve namazda imam olarak kıldırdı, gösterdi." (Sünen-i Ebu Davud, Cild 2, Hadîs No: 393) buyuruyor. Bize namazı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem); Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e Cebrail   (Aleyhis-s elam);   Cebrail   (Aleyhis-s elam)'e   Allah'u   Teâlâ   öğretti.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in sana delil olması için O'nun yolunu, izini, sünnetini,  yaşantısını   sana  tam  Öğretecek  birisi  olmazsa   "Peygamberimiz  (Sallallahu  aleyhi  vesellem) yeter"   derken     yine Allah'u Teâlâ'nın sözüne  ters  gelirsin.  Bunlar,  Kur'ân-ı  Kerim'deki  sadıkları bulup onlarla çalışılırsa (Sure-i Tevbe, Ayet 119) ancak o zaman yalnız Kur'ân-ı Kerim yeter.

Kaderin değişeceğine dair çok âyetler ve hadîsler var. Ancak Kaderiye mezhebindekiler "Kader değişmez" derler. Kader değişmezse; kâfir ve mü'min, kadere göre cennete veya cehenneme girecekse namaza, ibadete ne lüzum var. Yûnus (Aleyhis-selâm)'un kavminin başlarına belâ geldi. Bir tek Allah'u Teâlâ'ya çağırmaları hem belâyı kaldırdı, hem kendilerini müslüman etti. İşte kader değişti.

Kaderde ne ise o olur diyorsan kendi nefsine uydun! Allah'u Teâlâ'nın emrine bakmadın. Kaderde ne ise o olacaksa haliyle insan AUah'u Teâlâ'nın emrini yapmaz. Zâten kaderimde ne varsa o olur, der. Bu şeytan itikadıdır. Şeytan Allah'u Teâlâ'ya "Alnıma böyle yazılmış, benim kabahatim yok. llm-i Ezeliyede benim nasıl olacağım sana malumdu" dedi, tevbesi kabul olmadı. Adem (Aley-his-selâm)

قَالَا رَبَّنَا ظَلَمْنَا أَنْفُسَنَا وَإِنْ لَمْ تَغْفِرْ لَنَا وَتَرْحَمْنَا لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ

 "Ben kendi nefsime zulmettim. Sen beni affetmezsen ben zarar, ziyan çekenlerden olurum. Kabahatin hepsi bende" (Sure-i A'raf, Ayet 23) dedi tevbesi kabul oldu. Kur'ân-ı Kerim'de

قُلْ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّهِ الْكَذِبَ لَا يُفْلِحُونَ

"Siz Allah'a iftira etmeyin" (Sure-i Yunus, Ayet 69) kaderde şöyle imiş, böyle imiş gibi sözler Allah'u   Teâlâ'ya   iftiradır.

Bu söylediklerim doğru ise erbabını bul, ondan sor, danış, akıl al. Evvelce şu yeter, bu yeter de. Kader ne ise o olacak, hiçbir kimseye gitme, Kur'ân-ı Kerim yeter. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yeter, Mürşid-i Kâmile sormaya, ondan akıl almaya hiç lüzum yok. Kaderinde ne ise o olacak, diyorsun. Nefsine uyma diye niçin söylüyorsun? Nefsine uysa kaderde ne yazılı ise o olacak. Nefsine uymazsa hiçbir şey değişmiyecek, diye söylüyor. Sonunda da nefsine uyma, AUah'u Teâlâ'nın emrine bak. AUah'u Teâlâ emrine bakmayı nasip etmemişse nasıl baksın? İşte saçmalama­nın en büyüğü. "Erbabını bul, ondan sor, danış, akıl al" diye niçin diyorsun? Erbabını bulma, sor­ma, danışıp akıl alma kaderi takdiri değiştiremeyecekse sormaya ne lüzum var. İşte hep saçma sa­pan sözler. Ayete, hadîse terstir. Cahil olanlar ilerisini bilmezler. Bilmediklerini de bilmezler. Bilirim iddiasında olup, bunları yazarlar, iddia ederler. Bunu okuyup bizim kardeşlerimizden cevabını istemişler. İşte cevabını veriyorum. Ben de onlardan karşılığında aynı sözlerimin cevabını istiyorum.    (Vesselam.)

Mürşid-i    Kâmil'in    on    bir    vasfı:

Temsilde hata olmaz; gazetecilerin en evvelâ bir manşet atıpta ondan sonra altına açıkladık ları gibi Kur'ân-ı Kerim'de Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretleri de ilk defa bir manşet atıyor ve buyuruyor   ki:

وَبَشِّرِ الْمُخْبِتِينَ

"Ey Habîbim! Benim muhbitiyn kullarıma müjde et."  (Sure-i Hacc, Ayet 34)

وَالصَّابِرِينَ عَلَى مَا أَصَابَهُم

  1. vasıf: “Onlar, Allah yolunda üzerlerine gelen kazaya, belâya sabrederler." (Sure-i Hacc, Ayet 35) Herkes ben sabrediyorum diyebilir. Bu yolda sıkıntı, hastalık,  yokluk  her şey  gelir.   Bunlara  herkesten fazla  sabrederler.

الَّذِينَ إِذَا ذُكِرَ اللَّهُ وَجِلَتْ قُلُوبُهُمْ

  1. vasıf: Allah'u Teâlâ buyuruyor ki: "Onlar Allah'ı  zikrettikleri  zaman  kalbleri  cila  bulur."   (Sure-i Enfal,  Ayet 2)

O kimse Allah'u Teâlâ'yı çok zikreder. Çok zikredince de kalbi cila bulur. Bir âyette:

تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ  

 “Onların derileri titrer, kendileri titrer Allah korkusundan" (Sure-i Zümer, Ayet 23) buyuruyor. Ben Allah'ı çok zikrediyorum, kalbimde cila   buluyor,   diyebilir.   Çok   zikrettiğinin   bir  alemeti  de;

Yanına vardığın zaman Allah'u Teâlâ'nın zikrinden zikrullahtan konuşur. Sözü zikrullah, özü fikrullah olur. AUah'u Teâlâ'nın varlığını, birliğini, kuvvetini, kudretini, azametini, büyüklüğünü düşünür. Bakışı ibretullah olur: Her baktığından ibret alacak bir akıl, bir göz, bir imana sahip olur. Veysel Karanı Hz.'nin Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)'e yapmış olduğu tavsiyelerden birisi de:

- "Ya Ömer! Sözün zikrullah, özün fikrullah, bakışın ibretullah olsun," buyuruyor. Bütün Peygamberler ve Evliyalar böyle olmuşlar. Hakiki Mürşid-i Kâmil, Allah'u Teâlâ'nın zikrinden, varlığından,   birliğinden,  kuvvetinden,  kudretinden,   âyetten,  hadîsten   ve   edille-i  şer'iyyeden   konuşur.

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ يُسَبِّحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ

Canlı-cansız  bütün  mahluklar Allah'u  Teâlâ'yı  zikreder,  hem  de  hal  dili  ile konuşur.   (Sure-i Nur,  Ayet 41)

Zikrııllah'ın beş mertebesi vardır, a) Dilde b) Fuat, gönülde c) Kalbte d) Sanavberi de (Göbekten iki parmak yukarı)  e) Lübde  (Sağ böbreğin olduğu yer veya kendisidir.)  (Sure-i Zümer, Ayet 9)

Beşinci mertebe olan lübde olanlar canlı-cansız, yerde-gökte ne varsa hepsinin zikrini duyar, işitir  ve  onlarla   beraber  zikreder.

وَالْمُقِيمِي الصَّلَاةِ

3. vasıf: "Namazlarının   üstünde   kâim   olur."   (Sure-i   Hacc,   Ayet  35) Çok  namaz  kılar,  beş  vakit  namazını  kılar,  ayrıca kaza  ve nafile  namazları  kılar,  kılar dakılar. Ama bu vasıf kendinde olmayan ben şu kadar çok namaz kılıyorum filan gibi şeyler diyebilir.   Çünkü  gizlidir,  yapıp  yapmadığını  kimse  bilmiyor.

Hadîs-i  Şerif:

أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ الصَّلَاةُ فِي جَمَاعَةٍ 

تَعْدِلُ خَمْسًا وَعِشْرِينَ صَلَاةً فَإِذَا صَلَّاهَا فِي فَلَاةٍ فَأَتَمَّ رُكُوعَهَا وَسُجُودَهَا بَلَغَتْ 

خَمْسِينَ صَلَاةً

"Gizlide kılınan namaz cemaatle kılınan namazın iki mislidir." (Sünen-i Ebu Davud, Cild 2, Hadîs No: 560; Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 2643; El-Uhûdü'l-Kübra, Sayfa:  107)

"Benim mescidimde bir namaz, diğer mescidlerde yüz namazdan Kâ'be'de bir namaz benim mescidimde bin namazdan hayırlıdır. Bunlardan daha hayırlısı, yalnız Allah'tı Teâlâ'nın bileceği, evin bir köşesinde kılınan iki rek'at- namazdır." (îhyâu' Ulumi'd-Dîn, Cild 1, Hadîs No: 644, Sayfa: 553; Ebu'ş-Şeyh   rivayet   etmiştir.)

Onun için tarikatta uzlet yapıp gizlide ibadet, zikir yapılır, namaz kılınır, seher vaktinin ibadeti  de  gizlidir.

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ 

4. vasıf: “Rızı ki arından, yiyeceklerinden fakir fukaraya yedirir,   içirirler."   (Sure-i  Hacc,  Ayet 35)

İşte bunun gizlisi yoktur. Evine yaşlı-genç, hasta-sakat hepsi gelir, yer-içer. Uzaktan-yakından, köylü-şehirli, tüccar-esnaf her çeşit insan geliyor mu? Rahatlıkla yeyip, içip, yatıp rahat edebiliyor mu? O fakirlere kendi malından yiyecek dağıtıyor mu? Bunu herkesin gözünün önünde yapıyorsa herkes bilir, yapmıyorsa bu da belli olur. Rızkınızdan fakir, fukaraya, yetimlere yedirin, içirin, garibleri doyurun, infak edin, dağıtın. Bunların hakkında çok âyet vardır. (Sure-i Bakara, Ayet 254; Sure-i İbrahim, Ayet 31; Sure-i Münafıkun, Ayet 10; Ramuzu'l-Ehadis, Hadîs No: 3444 benzer.)

Yukarıda saydığımız bu dört alâmet kimde varsa o büyük zattır. Mürşid-i Kâmilin bir alâmeti de budur. Bu vasıflardan bir tanesi noksan olursa Mürşid-i Kâmil değildir. Çünkü Allah'u Teâlâ Kur'ân-1   Kerim'de  bu  dört  vasfı   ile  tamamlıyor.

İşte bir Mürşid-i Kâmilin tekkesi açık olmalıdır. Yeryüzüne ne kadar Evliya, büyük Mürşid-i Kâmil, Şeyh gelmişse hepsinin tekkesi açıktır. Orada köylü-şehirli, zengin-fakir, ihtiyar-genç, hasta-sakat hepsi  gelir rahatça yer-içer yatar.  Bu vasıfların  mutlaka  olması  lâzımdır.

Bir adamı şöyle büyük zât, böyle büyük zât diye överler. Onun evine gidip bakınız. İnfak, yedirip içirme, fakir-fukaraya dağıtma ve bu gibi şeyler o kimsede yoksa, onda parmağını bir yere sürüpte parmağına bulaşacak toz kadar Evliyalıktan birşey arama. Rızıklarından fakir-fukaraya yedirir, içirir, dağıtırlar. Başta bu olacak. Bu varsa (Mürşid-i Kâmilin öbür) vasıfları aranmalı, bu yoksa  hiç  bir şey  aramamalıdır.

الشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ وَيَأْمُرُكُمْ بِالْفَحْشَاءِ وَاللَّهُ يَعِدُكُمْ مَغْفِرَةً مِنْهُ وَفَضْلًا وَاللَّهُ 

وَاسِعٌ عَلِيمٌ

"Şeytan sizi fakirlikle tehdit eder (korkutur, fakir olursunuz diyerek hayır yapmanıza sadaka yermenize (malınızı Allah yolunda harcamanıza mani olur) ve sizin cimri olmanızı emreder. Allah ise size katından bir mağfiret ve lütuf vadeder. Allah her şeyi ihata eden ve her şeyi bilendir." (Sûre-i Bakara,  Ayet 268)

Yeryüzüne gelen Peygamberlerin içinde cimri, mıhrız, nekes bir peygamber gelmemiştir. Mıhrız, sofra sahibi olmayan, yedirmeyen, içirmeyen bir Evliya, bir büyük zât, bir Mürşid-i Kâmil, müceddid gelmemiştir. Diğer üç vasıfla beraber hepsi de bu vasıflara sahip olarak gelmiştir. Lâkin ilk saydığımız üç vasıf kendisinde olmadan o vasıflar bende var diyebilir. Ama bu dördüncü vasıf kendinde olmadığı halde var diyemez. Çünkü herkes fakir fukaraya infak edip, dağıtıp, dağıtmadığını,   evinde  yedirip-içirip,   içirme-diğini   herkes  gözü   ile   görüyor.

5. vasıf: Mürşid-i Kâmil'in diğer bir alâmeti de Kur'ân-ı Kerim'de Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hz. buyuruyor ki:

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآَنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ

 "Biz, Kur'ân-ı Kerim'i mü'minlere şifa ve rahmet olarak indirdik. Zalimlerin  ise yalnızca  ziyanını  arttırır."   (Sure-i İsra,  Ayet 82)

  اَلْقُرْآنُ هُوَ الدَّوَاءُ

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Efendimiz Hz. "Kur'ân bütün ilaçtır." (Ramuzu'l-Ehadis, Hadîs No: 2796) buyuruyor. İste Kur'ân-ı Kerim'in içinde bu şifa var.   İsm-i   Azam,   Kur'ân-ı   Kerim'in   içindedir.

Unvanı hacı, hoca, müftü, vaiz, Kur'ân Kursu hocası olup, Kur'ân öğretiyorlar. Bunlar bu za­mana kadar Kur'ân ' okuyup ta kaç hastayı iyi ettiler, böyle bir şey var mı? Kur'ân-ı Kerim'in içinde bu şifa, bu rahmet yok mu? Var. îsm-i Azam Kur'ân'da mı? Kur'ân da. Bu zamana kadar ne yaptın? Hiç bir s ey.

Kur'ân-ı Kerimde barut var, kursun var, azze var. Amma bunları hedefine yetiştirecek iyi bir tüfek, iyi de bir nişancı lâzımdır, işte müceddidin hakikisi Allah'u Teâlâ'ya sevilen Evliyaullah, büyük Mürşid-i Kâmil'in kalbi, okuması tüfek, iyi nişancı gibidir. Hastalık, maraz, illet bunlarda hedef gibidir. Bu zât okuduğu zaman kurşun gibi tesir eder. O hastalık geçer. Kur'ân'ın şifası açığa çıkar. "Evliya kendi kerametini saklasın." buyrulmuş. Ama bunu Kur'ân'ın şifasını, okumayı aşikâreye çıkartmayı Allah'u Teâlâ yasaklamıyor, bilâkis emrediyor. Kur'ân'ın şifasının ye rahmetinin meydana çıkması lâzım. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in evvelki Peygamberlerin, Mürşid-i Kâmillerin, büyük Evliyaullahların okuması ile dertliler deva bulur, hastalar şifa bulur, müşkül işler hallolur. Bu gizli değil, aşikârdır. Uzaktan, yakından herkes onun yanına gelir, orda kalır. Orada kaldığı müddetçe müşkülleri hallolur, derdine deva bulur. Kur'ân-ı Kerim'in bu şifası Bilâl Babam'ın sağlığında yanına gelip okunan, vefatından sonra kabrine gelen, burda okunanda oluyor. Bir adama derler ki: "Sen sözünde doğru musun?" "Evet doğruyum" der. "Sen sözünde doğru, haklı isen müslüman, ehl-i kıbleden yalan söylemeyecek iki şahit getir," derler. O iki şahit getirir de şahidi dinlerler "bu adam doğrudur" derler. Şimdi biz iki değil iki yüz şahid getiririz. O şahidler de "Ben hastaydım, bunun yanına geldim, iyi oldum, müşkül işim halloldu, sıkıntıdaydım kurtuldum, şöyle oldu, böyle oldu" diye yüzlercesi anlatır. Bir adam iki şahid getirirse ona inanılıyor da, bu yüzlerce şahid getiriyor. Buna neden inanılmıyor? Hem de güneş gibi aşikâredir. Güneş doğmuyor, yok demekle kimseyiinandıramadığınız gibi Bilâl Babanın okumasında da bir şey yok demekle kimseyi inandıramazsınız.

6. vasıf: Hadîs-i   Şerifte, Yâ Resülullah! Biz o dediğin zâtı, o Mürşid-i Kâmil'i nesinden bilelim? deyince, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyor ki:

  بِالسَّخَاءِ وَالنَّصِيحَةِ لِلْمُسْلِمِينَ

- “Onu cömertliğinden, halka ve müslümanlara bol nasihatından  bilirsiniz"  (Mevahib-i Ledünniyye,  Cild  1,  Sayfa:  779)  buyuruyor.

Nasihati, bütün müslümanlara en gerekli olan konulardan âyetten, hadîsten, edille-i şer'iyyeden vaaz eder. "(Bis-sahâ-i) Cömertliğinden bilirsiniz." ve "(Vennasihatı lil müslimin) Müslümanlara bedava, bol nasihat ettiğinden bilirsiniz." İnsanı ayıktırıcı söz söylemiyor, ilm-i ledün'-den vaaz etmiyor, konuşmuyor, bu hâller kendinde zuhur etmiyorsa yine olmaz. Bu şartların hepsinin   olması   gerekir.

7. vasıf: Yanına gelip oturanlarda usanmak olmaz. Yanında cemaat ne kadar dursa usanmaz, sıkılmaz. Bir insan kahveye gider, kağıt oynar, üç-beş saat geçince usanır, bıkar. Bir insan başka bir mesleğe girer, biraz çalışır ne kadar hevesli olursa olsun sonunda usanır. Her şeyde bu (usangınlık) bıkkınlık olur. Ama bunda bıkkınlık olmaz. Yanına millet ilk geldiğinde aşkı, feyzi, sevgisi, muhabbeti az olur. Yanında durdukça, durdukça, aşk, feyiz, muhabbet çoğalır. Yanına gelenadam bu vaazın, nasihatin, biraz daha uzun sürüp devam etmesini ister. Onun cemaatında bulunanlar kim olursa olsun küfrü inadî değilse diğerleri ne kadar oturursa otursun kalkıp gitmek aklına gelmez. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem’in yânına gelen kâfirlerin çoğu müslüman oldu. Münafık fasık'ta müslüman oldu.

مَنْ اَكْثَرَ ذِكْرَ اللهِ فَقَدْ بَرِئَ مِنَ النِّفَاقِ

Ama kalbi bozuk olanlar zikir yapamaz, yaparlarsa münafıklıktan kurtulur.” (Râmûzu'l-Ehâdîs,  Hadîs No:  5060) Bir alâmeti  de budur.

Yanında durdun, biraz daha durdun, bu alâmetler kendinde yok, üstelik kalkıp gitmek de istiyorsun. Fakat bazı kimseler o meclislerde duramaz, canı sıkılır. Zâten o kimse ya zahiren ya batman hastadır, onlar müstesna. Ama Allah'u Teâlâ'yı Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)! seven,   bilen  o  meclislere  aşık  olup  arayan  bir kimse  O'nun  meclisinde  durdukça  durası  gelir.   Çünkü İlm-i Ledünden söylüyor. Ilm-i Ledün zuhur ediyor. Hatta diyebilirim ki küfrü inadi olmadıktan sonra kâfirde olsa sözü tesir eder, düzelir. Nitekim Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kâfirlerin bir çok meclislerine gidip mübarek sözleri mucizeleri ile onları imana getirdi.

  اُولَئِكَ كَلاَمُهُمْ كَلاَمُ اْلاَنْبِيَاءِ

 Bu da Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in vekili olduğuna göre sözü peygamber sözü gibidir. (Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 6385) Onun için bu da aynı yola getirir. Küfrü inadi ise kalbi, gözü, kulağı   mühürlenmiştir,  (Sure-i Bakara, Ayet  7) düzelmez.

Peygamberimiz  (Sallallahu  aleyhi  vesellem)  buyuruyor  ki:

اَنَا مَدِينَةُ الْعِلْمِ وَعَلِىٌّ بَابُهَا فَمَنْ اَرَادَ الْعِلْمَ فَلْيَأْتِ الْبَابَ.

"Ben ilmin şehriyim Ali' de kapısıdır...(ilâ âhir)." (Kenzül-Irfan, Hadîs No: 128; Sünen-i Tirmizî, Cild 6, Hadîs No: 3969; islam Tarihi (M. Asım Koksal), Cild 11, Sayfa: 278; Dört Büyük Halife kitabı, (Şemsüddîn Ahmed Efendi), Sayfa: 259; Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 701) Bu ilim; maneviyat ilmi, ledün ilmidir. Musa (Aleyhis-selâm)'nın Hızır (Aleyhis-selâm)'dan; Hz. Ömer (Radiyallahu anhu)'in Veysel Kar ani Hz.'den öğrendiği ilimdir. Yunus Emre Hz.'nin Taptuk Şeyhin kapısında on sekiz sene sırlıyla odun çektikten sonra öğrendiği ilimdir. Bu ilim kendisinde olur. Peygamberimiz   (Sallallahu  aleyhi   vesellem)   buyuruyor:

"Ulemâ meclisinde olursanız ilminiz artar." Bu Hadis-i şerîf çok güzel açıklıyor. "Siz, ulema, âlim, hoca, vaaz meclisinde olursanız ilminiz artar. Hükema meclisinde ilm-i hikmet, Mürşid-i Kâmil meclisinde olursanız (yuhyi kalb) Ölü kalbiniz dirilir." (Ramûzû'l-Ehadis, Hadîs No: 3392) buyuruyor. Yani bir vaiz vaazda söyler söyler ve millete öğretir. Ama bunu yapan yoktur. Şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın der, fakat millete yaptıramaz. Çünkü kalbleri ölüdür. İnsanın kalbi bir tarlaya benzer. Tarlanın içini çalı, diken, ot kaplamış, tarla sürülmemiş. Oraya ne kadar tohum eksen hepsi boşa gider. Kalb tarlası da böyledir, içini günah kaplamış, o tarla güzelce bir kötenle sürülecek, onun üstünden ikinci bir sefer tekrar sürülecek, tekrar tekrar sürülecek tarla toprak köpürecek ve ekin zamanı gelince o tarlaya ne ekersen onu yetiştirir. Sen onun kalbine bak. Seher vaktinde kalkıp Estağfirullah el azim, Estağfirullah el azim diye beş yüz ders ver. Her gün beş yüz sefer Estağfirullah el azim çekerse onun kalbi kötenle sürülmüş ve temizlenmiş gibi olur. Ondan sonra günde beş yüz sefer seher vaktinde kalkıp salâvat-ı şerîfe çektirme île onun kalbini ikinci bir sefer sür. "Lâ ilahe illallah" zikri ile bir daha sür. Lafz-ı Celâl "Allah, Allah" ismi ile de sür. Onun kalbi tam imar olsun. O tarlaya ne eksen olur onun gibi o artık ne dersen onu kabul eder, yapar. İşte âlim meclisinde bilginiz artar. Hükema, ilm-i hikmet meclisinde olursanız ölmüş kalbiniz  dirilir  ve yaptığın  vaazı  harfi  harfine yerine  getirir, yapar.   Çünkü  kalp  diridir.

Sakal bırakmak sünnet mi? Sünnet. Sevap mı? Sevap. Zahir âlimlerinden yetmiş-seksen yaşını geçtikleri halde sakal bırakmayanlar var. İşte bunlar biliyor ama yapmıyorlar. Misvak kullanmak sünnet mi?  Sünnet.  Bunu  zahir âlimlerden bir çokları yapmıyor, neden? Biliyor yapmıyor?

Tarak sünnet mi? Sünnet. (Şemâil-i Şerif, Sayfa: 57) Saç bırakmak sünnet mi? Sünnet. (Sahîh-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 1957; Sünen'ün Neseî, Cild 7-8, Hadîs No: 5030; Sünen-i ibn-i Mâce, Cild 9, Hadîs No: 3631) Kuşak sarmakta sünnettir. Bu sünnetler niye yapılmıyor. Söy­leme var, bilgi var, yapma ve uygulama yok. Şalvar giyme hakkında hadîs-i şerîf var. (Râmûzu'l-Ehadîs, Hadîs No: 1315, 4175, 6229; Sünen'ün-Neseî, Cild 7-8, Hadîs No: 5290; Mevahib-i Ledün-niyye, Cild 1, Sayfa: 568-569) Bu hadîs-i şeriflere göre sünnettir, niye yapılmıyor? Bilgi var ama yapma (amel) yok. Dervişte bilgi yok, zannedersin ama duyar duymaz yapıyor. Zahir âlimin kalbi ölü, dervişin kalbi sağlam ve diridir.

Gece kalkıp ibadet yapmayı, Allah'u Teâlâ Kur'ân-ı Kerimde buyurduğu için bizim de yapmamız lâzım. En azından Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) yaptığı için sünnettir. Bunu niçin yapmıyorlar?  İşte   bilgi  var,   uygulama yok.   Çünkü  kalbi  dirilmemiştir.

Kur'ân-ı Kerim'de gece kalk ibadet et, teşbih çek, istiğfar yap. Gecenin tümünü ibadetle sabahla; gece yarısından sonra sabaha kadar ibadet ile sabahla; gecenin üçte biri kalınca ibadetle sabahla diye âyeti kerimeler gayet çoktur. (Sure-i Müzemmil, Ayet 2, 3, 4, 20) Bunlar niye yapılmıyor, okuyor biliyor, yapmıyor. Ama bunu bir derviş duyunca yapıyor. Çünkü kalbi sağlam ve diri, öbürünün kalbi ölüdür. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): "Siz çarşıda gezerken bazı  adamlar   görürsünüz,   onları   diri   zannedersiniz,   onlarda   kalp   yok   ölüdür." buyuruyor. Siz diri adam ile konuşmuyor, ölü  ile  konuşuyorsunuz.   Kalbi  ölü.   (Allah   muhafaza  etsin).

8. vasıf: Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e kâfirler gençliğinde "Muhammed'ül-Emin" en güvenilecek, en doğru, en emniyet edilecek adam dediler. (Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 662)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in "Muhammed'ül-Emin" olduğu gibi Mürşid-i Kamilde emniyet edilecek adam olur. Yani sıkılan herkes malını, canını, namusunu kendisine güvenip   emniyet   edebilir.

Allah'u Teâlâ  için seven hakiki  dostun' alâmeti üçtür;

Dostunun   malını   kendinin   malından   ziyade   kayırır;

Dostunun   canını   kendi   canından   ziyade  kayırır;

Dostunun   namusunu   kendi   namusundan   ziyade   kayırır.

Bu  halk  arasında   kesin,   muhakkaksa  işte  hakiki  dostun,   mü'minin   alâmetidir.

Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu), Hz. Ömer (Radiyallahu anhu), Hz. Osman (Radiyallahu an­hu), Hz. Ali (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e neleri varsa hepsini verdiler. İşte malını malından fazla kayırıyor. Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e seksen bin altın verdi. Hz. Osman (Radiyallahu anhu) bütün serve­tini sarf edip, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)"ın dediği yolda malının hepsini harcadı. Bir seferinde Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e bin akçe vermiştir. Hz. Ömer (Radiyal­lahu anhu)'de öyledir. Hz. Ali (Radiyallahu anhu) gider kâfirleri vurur, kırar kaleleri alır, gani­met malını getirir, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e verir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) dağıtır, içinden birşey almazdı. İşte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e vermeyi  onun   malını   kendi  malından,   canını canından fazla  kayırıyor.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Uhud Çenginde yaralanıp yere düştüğünde Ashâb geldi. Zübeyr (Radiyallahu anhu) ve Talha (Radiyallahu anhu), Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e kılıç havadan gelirken, O'na kılıç değmesin, bana değsin diye Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in üzerine atıldı. Kılıç birisinin kolunu, diğerinin ayağını kesti. Ebû Decca-ne de Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in düştüğü kuyuya bütün kâfirlerin mızrak attıklarını görünce, kendi gövdesini köprü olarak kuyunun üzerine attı. (Mevahib-i Ledünniyye, Cild 1, Sayfa: 161) Kuyunun boş kalan yerinden kâfirler mızraklarını atıyorlardı. Esma bint-i Zem a ismindeki kadın da kuyunun açık kalan yerine, kendi vücudunu köprü olarak attı. İşte Peygamberimiz  (Sallallahu  aleyhi  vesellem)'in  canını  kendi canından fazla  kayırıyor.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Mekke-i Mükerreme'de çok sıkıştırıldı, Ashâb-dan  bir  kısmını   öldürmeye  başladıklarında  Ashâb:

-  Yâ Resûlullah! Sen de gel, kaçalım, buradan gidelim deyince, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) onların hepsini Habeşistan'a hicret ettirdi, kendi hicret etmedi. İşte onların canınıkendi canından fazla kayırıyor. Taif'te çocuklar Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)! taşladıklarında Hz. Ebû Bekir Sıddık (Radiyallahu anhu)'a çok taş değdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'e de çok taş değdi. Hz. Ebû Bekir (Radiyallahu anhu) koma haline düştü. Üç gün gözünü  açamadı.

Cebrail   (Aleyhis-selâm):

-  Allah'u Teâlâ beni sana gönderdi, senin emrine verdi. İstiyorsan şimdi Taifi hatırayım, diyor. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), hem kendine taş değiyor, hem de "Onları batırma ilerde müslüman olurlar" diye yalvarıyordu. (Sahih-i Buharı Tecrîd-i Sarih, Cild 9, Hadîs No: 1333) İşte müslümanın değil de ilerde müslüman olacağın canını kendi canından ziyade ayırıyor. İşte Mürşid-i  Kâmilde  mü'minlere karşı bu vasfın olması  lâzımdır.

Namusunu namusundan fazla kayırma şöyledir: Cebrail (Aleyhis-selâm), İsrafil (Aleyhis-selâm), Mikâil (Aleyhis-selâm), Lut (Aleyhis-selâm)'un kavminin yanına genç erkek şeklinde gel­diler. Lut (Aleyhis-selâm)' un kavmi bu gelen gençlere tecavüz etmek için geldiklerinde, bunların namuslarına bir şey olmasın diye Lut (Aleyhis-selâm) kapıyı açmadı. Azgın kavim duvarı delmeye başladı.   Misafirlere   kötülük   yapıp   tecavüz   edeceklerdi.   Lut   (Aleyhis-selâm)'un   bütün   imkânları

kesilmi§ onlara imkânsız söz dinletemiyor. O zaman;

قَالَ يَا قَوْمِ هَؤُلَاءِ بَنَاتِي هُنَّ أَطْهَرُ لَكُمْ

 "Onların yerine benim kızlarımı götürün." diyor. (Sure-i Hud, Ayet 78) İste onların namusunu kendi namusundan fazla kayırıyor. Şart Allah için  hakiki  dost  olması   lâzımdır.

9. vasıf: Başına sık sık ibtilalar gelir. Her ibtilanın gelip geçişinde şanı, şerefi artar, millet tarafından daha fazla tutulur ve 'sevgisi daha çok artar.

Hapislik olur, sürgüne gider, çekişme, dargınlık olur. İllet (hastalık), gulet (kıtlık), zillet (halk arasında hor olmak, kötü gözle görülmek). Bunun üçünden birisi kendinin başından eksik olmaz. Sık sık biri gider, biri gelir. Bütün Peygamberler ve EvHyauUahlarda bu olmuştur. Mürşid-i Kâmil'de  de  bunun   olması   lâzımdır.

10. vasıf: Allah'u Teâlâ kendine bir nusrat, bir heybet verir. Sevende sevmeyende kendisine saygı göstermeye ve hürmet etmeye mecbur kalır. Allah'u Teâlâ buyuruyor ki:

وَقَذَفَ فِي قُلُوبِهِمُ الرُّعْبَ

"Kâfirlerin  kalblerine  korku  koyarım."   (Sûre-i Ahzab,  Ayet 26)

Ebû Cehil, bir adamı çalıştırmış, parasını vermiyordu. Adam, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)'in yanına şikayete geldi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): "Yanına gidelim" dedi. Beraberce evine geldiler. O anda Ebû Cehil evinde:

  • "Muhammed'e yalnız rastlasam şöyle döverim, böyle hakaret ederim." diyordu. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) kapıya vurdu. Ebû Cehil dışarı çıktı. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi  vesellem)  sert  bir şekilde:
  • "Bu adamın parasını niçin vermiyorsun? Şimdi bu parayı buradan almadan gitmeyeceğim." dedi. Ebû Cehil çok telaşlı olarak içeri girdi, parayı getirdi, verdi. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) geri döndükten sonra Ebû  Cehil'in yanındakiler;
  • Hani sen, "Muhammed'i tenhada görsem döveceğim, hakaret edeceğim" diyordun. Görür gör­mez parayı  verdin, dediler. Ebû Cehil;
  • "Görmediniz mi?"  Onlar:
  • "Neyi?" dediler. O:

-  "Muhammed'in omuzunun üzerinden süngüleri uzatıp göğsüme dayadılar. Vermem desembeni  öldürecekti.   Onlar;

  • "Biz öyle bir şey görmedik." dediler. Ebû Cehil onlara;
  • "Muhammed bana sihir yaptı, aldattı dedi."  (Şe-vahidü'n-Nübüvve, Sayfa: 72-73)

Musa (Aleyhis-selâm), Firavun'un yanına gelince değneği yere attı, değnek bir mil (1800 metre) uzunluğunda bir yılan oldu. (Mir'at-ı Kainat, Cild 1, Sayfa: 195 bir benzeri). Firavun'un sarayının etrafını bedeni ile dolandı, Firavun'un sarayının kubbesini iki dişinin arasına aldı, çekti kopardı. Kafasını, boynunu da oradan aşağıya uzattı. Firavun korkusundan karın ağrısına tutuldu. Yirmi dört saatte kırk. sefer tuvalete gitti. Herkeste "Firavun Allah'tır, Allah tuvalete gitmez" görüşü vardı. Firavun da tuvalete ulastıramayıp bütün her tarafı kirletti. O zamana kadar tuvalete gittiğini saklıyordu. İşte hakiki bir Mürşid-i Kâmil'de de bu Musa (Aleyhis-selâm)'nın heybeti olacak.

11. vasıf: Allah için sever, Allah için buğzeder. Kureyşliler; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi   vesellem)'e  geldiler:

  • Sana istediğin kızı alalım. İstediğin kadar para verelim. İstediğin her ne ise yapalım. Bizim putlarımızı   inkâr  etme  dediler.  Peygamberimiz  (Sallallahu  aleyhi  vesellem);
  • "Güneşi sağ elime, Ay'ı da sol elime koysanız yine beni Allah'u Teâlâ'nın yolundan çevire-mezsiniz"    buyurdu.

Şimdi  peygamberimiz  (Sallallahu  aleyhi  vesellem)  buyuruyor  ki:

"En hayırsız âlim, zengini Allah için değil, malı için ziyaret edendir. En hayırlı zenginde âlimi  ilmi  için  ziyaret  edendir."

En hayırsız âlim; Allah'u Teâlâ'nın kendisine vermiş olduğu en kıymetli ilmi, en kıymetsiz olan  dünya  malına  değişir.  Ayet-i kerimede:

وَلَا تَشْتَرُوا بِآَيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا...

"Ayetlerimi az bir karşılık ile satmayın." (Sure-i Bakara, Ayet 41) dünya malının hepsi azdır. Ayet dünya malına satılmaz ve:

مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْرَاةَ ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوهَا كَمَثَلِ الْحِمَارِ يَحْمِلُ أَسْفَارًا بِئْسَ مَثَلُ 

الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآَيَاتِ اللَّهِ

"İlmiyle amel etmeyen âlim, kitap yüklü, (Tevrat'ı yüklenmiş) merkebin misali gibidir." (Sure-i Cum'a, ayet 5) Merkebe kitabın ağırlığından başka birşey kalmaz. İlmi ile amel etmeyen âlime  de  ilmin   mes'uliyetinden   başka   bir şey  kalmaz"   demektir.

Biz, Bilâl Babamın vaazında söylediği hadîslerin kitaplarını bulamadığımızdan bazı hadîslerin  aynı  veya  benzerini  yazıyoruz.

FOTOĞRAFLARTÜMÜ

Bilal Babam
Hilmi Babam