Hacı Muhammed Bilal Nadir Hazretleri'nin Hayatı

HACI MUHAMMED BİLAL NADİR HAZRETLERİ

Bilâl Babam, Hacı Muhammed Bilâl Nadir Hazretleri; Gaziantep’in İslahiye kazası eski adı Erikli Belen yeni adı Kozuluk Köyünde (1895) tarihinde dünyaya gelmiştir. Dedem Abdullah Efendinin erkek evladı yaşamıyor, tekrar evleniyor. Ondan da erkek evladı olmuyor. En son ilk eşinden Bilâl Babam dünyaya geliyor. Dedem Abdullah Efendi, köyün zenginlerinden ve sürü sahibi imiş. Çocuğun hayırlı ve uğurlu olması için yedi gün üst üstüne her gün bir koç kestirip mevlid okutuyor. Zamanın en meşhur alimlerine dualar yaptırıyor. O zamanın en alimine dedem:

– Çocuğun ismini ne koyalım diye soruyor? O zat:

– Peygamberimizin ve Müezzininin ismi olsun diyor. “Muhammed Bilâl” koyuyorlar.Dedemin okumuşluğu olmadığından babamı, Kur’ân-ı Kerim öğrenmesi için köy hocasına gönderiyor. O köy yayla olduğundan kışın çocuklar okumaya gidemiyor. Fakat dedem, her gün babamı atının terkisinde götürüp, getiriyor. Okumasını ve yazmasını temin ediyor. Okumayı ve yazmayı tamamen öğrendikten sonra; Bilâl babam “Çocuk yaşımda her yemek sofrasında bana Kur’ân okutur, müezzinlik yaptırırdı. Sesim uzaklara daha iyi duyulduğu için bilhassa Ramazan ayında camide müezzinliği bana yaptırırlardı” diyor.

Bilâl Babam 15 yaşlarında iken dedem vefat ediyor. Evin geçimi babamın üzerine kalıyor. Tüccarlık, ticaret, çerçicilik ve çiftçilik gibi çeşitli mesleklerde çalışıyor. Daha sonra eline Müzzekki’n-Nüfus  kitabı geçiyor. Bu kitap Tarikattan bahseder. Bu kitabı okuyor ve onunla amel ediyor. O kitapta: “Şeyhi olmayanın dini tamam değildir. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır,”[1]yazısını okuyunca şeyh aramaya koyuluyor. Bu söz Beyâzıd-ı Bestami Hazretlerine ait olup Eşrefoğlu Rumi Hazretleri’nin Müzekki’n-Nüfus kitabında yazılıdır.

Gaziantep’te Kahramanmaraş’ta bir çok şeyhlere gidiyor. Kalbini mutmain edici (Kendisini tatmin edici) bir şeyh bulamıyor. Yine çok aşklı, terki dünya etmiş Sivaslı Osman Efendi isminde bir dervişle tanışıyor. O da babamın evinde kalıyor. Babam:

–  Osman Efendiyle kardeş gibi olduk diyor ve beraber şeyh aramak için Suriye’ye gitmeye karar veriyorlar. Babam atına biniyor, bir kese mecidiyeyi de yanına alıyor, hududa geliyorlar. Köyde bir adamın;

– Sizi atla bırakmazlar demesi üzerine o adama atı, diğer birinin de:

– Para ile bırakmazlar demesi üzerine  o kimseye de paralarının tümünü kesesiyle veriyor. O zamanda huduttan atsız, parasız geçersen serbest geçebiliyormuşsun. Osman Efendi:

– Atı ve parayı verme diye itiraz ediyorsa da, babam veriyor.

– Bizim niyetimiz doğru ise at da, para da bizi gelir, bulur. Bunların hepsi Allah’u Teâlâ’nın bizi denemesidir, diyor. Bilâl babam hududu geçip biraz gittikten sonra köy heyeti parayı alanın kumarcı olduğunu bildiklerinden adam kumar masasının başında, kumar oynamaya başlayacağı zaman yetişiyorlar. Karakol çavuşunun müsadesi ile parayı adamın elinden alıp, bir adamı kendinin atına bindirip atını ve para kesesini babama gönderiyorlar. Bilâl Babam Suriye’de de Müzekki’n-Nüfus kitabında yazılan vasıflara uygun bir şeyh bulamıyınca geri dönüyorlar.

Bilâl Babam Kahramanmaraş’ta  Nakşi Şeyhi Abid Efendi’den ders alıyor. Mürid olarak müridi imiş gibi o şeyhinin hizmetini görüyor. Şeyhi imiş gibi şeyhin müşkülünü hallediyor. Oradan da ayrılmak mecburiyetinde kalıyor. En son Hulefâ-i Kâdirî’den Şeyh Hafız Ali Efendiye gidiyor. O da Abid Efendi gibi büyük zattır. O kendisi ile uzun boylu konuşuyor. Bilâl babam, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’i, Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali’yi rüyasında gördüğünü her birisinin kendisine birer emanet verip bizim yerimize vekilsin dedikleri ve benzeri rüyalarını Hafız Ali Efendiye söyleyince; o zat:

– “Ben sana ders veremem; kim sana ders veririm derse, yalan söylüyor. Senin ki Üveysi’dir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Veysel Garani’yi şeyhsiz yetiştirdiği gibi  seni de aynı yetiştirecektir,”diyor.

“Her yüzyılda bir, aynı Veysel Garanî gibi Peygamberimizin ruhani yardımı ile bir müceddid yetişir.”[2] Bunlara Üveysi derler. Sen de bunlardan birisin, evine git, çalış. Allah’u Teâlâ sana istediğini verecektir diyor.

Bilâl Babam bu arada Şeyh Abdülkâdir Geylanî Hazretlerini, Nakşibend Muhammed Bahaeddîn Efendiyi ve Seyyid Ahmed Rufai Hazretlerini rüyasında görüyor. Şeyh Abdulkâdir Geylanî Hazretleri:

– O Müzekkî’n-Nüfus kitabında çalıştığın çok güzel, bizim üçümüzde sana yardımcıyız. Sen bu üç tarikatın üçünden de ders verebilirsin der, daha bazı sözler söyler. Yine Bilâl Babam; Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’i, Hz. Ali (Kerremallahu Veche)’yi ve Cihar-ı Yar’ları bir çok defalar rüyasında görüyor ve pek çok izahat alıyor. Bir defasında Şeyh Abdulkâdir Geylanî Hazretleri Bilâl Babama nasıl yatacağını, nasıl uyuyacağını ve nasıl çalışacağını uzun uzadıya tarif ediyor.

Şeyh Abdulkâdir Geylâni Hazretleri; Bilâl Babama yatarak yönünü kıbleye getirip sağ elini başının altına koydu, ayaklarını topladı, böyle yatacaksın diye gösterdi.

– Gecede bir uyku uyu. Ayaklarını ne zaman uzatırsan, o zaman uyanırsın. Ondan sonra uyuma! dedi.

Bu yatış sünnettir. Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) aynı şekilde yatardı. Allah’u Teâlâ’yı yattığı yerde zikrederdi. Kur’ân-ı Kerim’de: “Ayakta zikredin, oturduğunuz yerde zikredin, yan üstü yatarken zikredin”[3] diye ayet var. Bu ayete göre farz olup, Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in yaptığı için bize sünnettir!

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) Hıra mağarasında çalıştığı müddetçe az miktarda tuzsuz arpa ekmeği yemiştir. Tasavvufta bu az yemenin adına “Riyazet” derler. Nefsin hoşlanmadığı şeyleri yapmaya ve ibadete çok çalışmaya “Mücahede” derler. Bilâl Babam da aynı açıdan çalışmaya başlıyor. Bilâl Babam yedi sene tuzsuz arpa ekmeği yiyip riyazetle ve mücahede ile çalışmıştır.

Hadîs-i Şerîf:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:  اَلْمُجَاهَدَةُ يُورِثُ الْمُشَاهَدَةُ

 “Nefsinle mücahede etmek Rabb’ınla görgü getirir.”[4] Bilâl Babam, yedi sene riyazetten sonra kırk gün çileye giriyor. Çilede bir çok haller görüyor. Pek çok dualar yapıyor. Yaptığı dualardan birisi de şudur: “Ya Rabbi! Cezbe-i Rahman ver, manâ-i Kur’ân ver, Helâki düşman ver” diye dua ediyor. Çileden çıkınca, kendinde tasavvuf, tarikat ve manevi ilimler başlıyor.

Hadîs-i Şerif’te:

“Açlık hikmetin bulutudur.”[5]

“Kalpleri hiç bir şey öldürmez, çok yemek yeme öldürür.”[6]

“Mıkdâd bin Ma’dîkerb (Radiyallahu anhu)’dan rivâyet edilmiştir, dedi ki: Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’den şöyle buyurduğunu işittim:

- İnsanoğlu karnından daha zararlı bir kap doldurmamıştır. İnsanoğluna kendini ayakta tutacak bir kaç lokma yeter. Şayet (bu miktarın aşılması) kaçınılmaz ise bu durumda (midesinin) üçte biri yemeği, üçte biri içmesi, üçte biri de nefesi için (ayrılmalı) dir.”[7]

Hadîs-i Kudsi:

“Ben ilmi açlıkta koydum, halk onu toklukta arar.”[8]

Bilâl Babam hayatının en son saatlerinde vaaz yapmıştır. Vaazdan bir kaç saat sonra da vefat etmiştir. En son vaazı şöyle:

-Rüyamda Kur’ân-ı Kerim çamura gömülmüş idi. Çamurlu yeri kazdım, çamurun içinden Kur’ân-ı Kerîm’i çıkardım. Temizledim, yüksek temiz bir yere koydum. Yanımdakilere bunu muhafaza edin, bir daha çamura düşürmeyin diye tenbih ettim,  uyandım.

– Manası nedir diye sordular? Buyurdu ki:

– Ben elli seneden beri ayetlerle, hadîs-i şeriflerle son zamanımda bantlarla ve yazdığım kitaplarla Kur’ân-ı Kerîm’e ters gelen örf ve adetleri, gelenekleri kaldırdım, yerine Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem)’in sünnetini Allahu Teâlâ’nın ayetini getirdim. Kur’ân-ı Kerîm’i manevi çamurdan çıkarıp, temizleyip yüksek bir yere koydum.

Siz de eski hallerinize döner, ayete, hadise ters gelen söz, iş, hareket yaparsanız, Kur’ân-ı Kerim’in batınını, hükmünü çamura düşürürsünüz. Bunu muhafaza edin diyorum. Bunu muhafaza Kur’ân-ı muhafazadır. Bu açıdan iki saat kadar vaaz yaptı ve vefat etti. Doktor kendisine:

– Kalabalıktaoturmamasını, konuşmamasını bunların hayatî bakımından tehlikeli olduğunu söyledi.

Bilâl babam:

– Allah beni ömür boyu bir çok zorluklarla sınadı, şimdi de canımla sınıyor. Benim için canından geçebilecek mi? Ben de diyorum ki:

– Hiç kimseye vaaz, nasihat etmeden, İslâmiyete bu dîn-i mübine faydalı olmadan, yaşadığım yaşı Allah’tan istemiyorum, buyurdu. Onun için vefat edeceği saatlere kadar vaazına devam etti.

Bilâl Babam; 1969 senesi Aralık ayının 22’yi 23’e bağlayan gece Gaziantep’in Çarpın köyünde Hakkın rahmetine kavuşmuş olup Nurdağı kazasının Danacık (Hamidiye) köyünde medfundur.

Gaziantep, Kahramanmaraş ve İslahiye köylerinde 15 cami yaptırmıştır. Ne sergi ile, ne makbuzla para toplamamıştır.

İstemezlerin iftira ve şikayetleri, devlete kötü bildirmeleri nedeni ile 36 defa tevkif, 54 defa nezarete alınmış, 100’den fazlada ifade vermesi vardır. Daha sonra 10 sene Giresun’a ve 2 sene de İstanbul’a sürgüne gönderilmiştir. Giresun’a 1936’da gidip 1946 senesinde döndük. Bu sürgün ev ve ailece oldu. İki sene İstanbul’a sürgüne gönderildi. Bu sürgün yalnız Bilâl babama idi. 1954-1956 yılları arasında oldu. Ayrıca 1952-1953 yılları arasında bir yıl hapis ve bin lira da ağır para cezası verilmiştir. Bilâl babam her hapis yatmasında ve her sürgüne gitmesinde biraz daha tanındı.

Sağlığının en son senelerinde teyp yeni icad olmuştu. Devamlı vaaz bandı doldurdu. Şu anda 100 saat kadar vaaz bandı vardır. Cevahir’ül-İslâm, Zuhuratiye-i Geylaniye, Haza Kitab’ül Hadîs, Kitab-ı Ümmiye ve benzeri kitapları vardır. Ancak Cevahir’ül-İslâm, Zuhuratiye-i Geylaniye ve bir de hadîs kitabı bastırıldı ve bastırılıcaktır. İlerde diğer kitaplarını da bastıracağız, İnşallah.

Bizim aslımız, tarihte geçen Tatar Hanları devrinde meşhur Kubilay Kutlubay’dır. Kutlubay; Hanlık, (Beylik, padişahlık) yapıyor, ona dayanır. Dedem Abdullah Efendi ve sülalesine  “Kutlubay oğulları” derlermiş. Bilâl Babam soyadı çıkınca bu an’ane bozulmasın diye soyadımızı “Kutlubay” koymuştur. Bilâl Babam vefatına yakın bana (ayriyeten) özel olarak vasiyet ve nasihatları olmuştur. Bunlardan bazılarını yazayım. Buyurdu ki:

Ben Allah’u Teâlâ için, bu islâmiyet ve din için bir çok cefalara, eziyetlere katlandım. Akşam namazının abdesti ile sabah namazını senelerce kıldım. Yedi sene tuzsuz arpa ekmeği ile riyazet yaptım. Bunların hepsinde bana Allah’u Teâlâ bana bir çok manevi dereceler verdiyse de Allah’u Teâlâ yanında en büyük dereceyi bunların hiç biri ile alamadım.

Hadîs-i Şerîf:

قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:  مَنْ خَدِمَ خُدِمَ

“Hizmet eden adam, hizmet edilecek adam olur.”[9]

Ben de bu Ümmeti Muhammed’in hastasına-sağlamına, körüne-topalına, zenginine-fakirine, köylüsüne ve şehirlisine hiç ayrıcalık yapmaksızın bu gördüğün gibi elli sene hizmet ettim. Senden de bunu bekliyorum. Ümmeti Muhammedin hastası-sağlamı, delisi-akıllısı bizim evde yer, içer, kalır. En fazla bakımsız yetimler ve kimsesiz ihtiyarlar kalırlar. Bir gün onlara şöyle konuştuğunu duydum.

– Bir tilki olur, bunun bir deliği olur, tilki gider avlanır, ne zaman avcılar sıkıştırır veya acıkırsa o deliğine yuvasına döner, soğuktan korunur, orada bulduğunu yer. Şimdi siz tilkisiniz, bu oda sizin deliğinizdir. Senenin her gününde bu odanın kapısı size açıktır. Gidin daha iyi bir yer bulabilirseniz memnun olurum. Bulamazsanız, senenin her gününde, her zaman, buraya dönebilirsiniz. Ben ancak bütçemin imkânı kadar size bakabilirim, yediririm, giydiririm. Size baktığımın karşılığını bir tek Allah’u Teâlâ’dan bekliyorum dedi.

Beni ayriyeten yanına çağırdı;

– Beni iyi dinle. Bu zamanede şeyh çok olur, ibadetçi çok olur, öğünen ve öğülen çok olur. Bunların hepsi bu dünyada da, Allah’u Teâlâ yanında da geçersizdir. Eğer sen, beni memnun etmek istiyorsan, benden evvel 50 sene  babam Abdullah efendi aynı misafirperverliği yaptı. 50 sene de bu gördüğün gibi ben devam ettirdim. Benden sonra da aynısını senden bekliyorum. Bu dediğim misafirlere bakmadıktan sonra 24 saatın tamamını başını secdeden kaldırmasan, 12 ay oruç  tutsan yine de senden razı olmam. Beş vakit namazını kıl, bir ay orucunu tut, farz olanları yap. Benim yaptığım gibi de misafirlere bakarsan, senden ziyadesi ile memnun olurum.

Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Sizin en hayırlınız yemek yedireninizdir.”[10] diye buyuruyor.

Yapılması en zor ve mükafatı Allah’u Teâlâ yanında en bol olan budur. Allah’u Teâlâ, Resûl-i Kiram ve müslümanlar yanında dünyada ve ahirette en şerefli olan yine bunu yapandır. Dışardan bakana kolay gibi görünür, ama bu dediğim çok ağırdır, kimse yürütemez. Yapsa da kısa zamanda ve geçici olarak yapar. Dünya malını ve geçimini düşünme! Sen Allah yoluna harcarsan Allah’u Teâlâ malını artırır.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyorki:

 “Üç haslet var ki onlar üzerine yemin ederim olur.

1. Allah yoluna verilen mal artar eksilmez.”

2. Uğradığı haksızlığa karşı sabreden kulun Cenâb-ı Allah ancak şerefini arttırır.

3. Kendisine dilencilik kapısını açan bir kula da Allah’u Teala yokluk kapısı açar.”[11]

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Dünya malından her kime istemeksizin bir şey verilirse onu kabul etsin,”[12]diye buyuruyor.

Sen de verilen hediyeyi kabul etmemezlik etme. Para olsun, mal olsun veya eşya olsun al, karşılığını yap. İhtiyacın yoksa fakirlere ver. Ben hediyeyi almıyorum diye mahçupluk yapma. Sen adam ol. O milletin verdiği hediyenin üzerine sen de para koy, bütün imkânlarınla çalış, milleti de çalıştır. Onlara vesile ol; kimsenin yapamayacağı cami, çeşme, yol ve su gibi büyük eserler meydana getir.

Hadis-i Şerif: “İstemeksizin helal maldan sana bir şey verildiğinde onu al ve sen ondan daha fazlasını tasadduk et.”[13]

 

 


[1] Müzekkî’n-Nüfus, s. 419.

[2] Mir’ât-ı Kâinât, Cild 1, s. 403; Cild 2, s. 33; Müzekkî’n-Nüfus, s. 419; Kütüb-i Sitte, Cild 15, Hadîs No: 5577.

[3] Sûre-i A’lî İmran, Ayet 191.

[4] Marifetnâme, s. 424; Müzekkî’n-Nüfus, s. 23-25.

[5] İhyâu’Ulumi’d-Dîn, Cild 3, Hadîs No: 144, s. 195; Marifetnâme, s. 600.

[6] Müzekki’n-Nüfus, s. 293; Marifetnâme, s. 600 (Bir benzeri).

[7] Sünen-i Tirmîzi, Cild 4, Hadîs No: 2486.

[8] Envârü’l-Aşıkîn, s. 130.

[9] Müzekkî’n-Nüfus, s. 492.

[10] Kimyâ’yı Saadet, Arslan yay. s. 183

[11] Sünen-i Tirmizî, Hadîs No: 2247, c. 8, s. 308;Muhtarü’l-Ehâdîsin Nebeviyye, Hadîs No: 492, s. 301.

[12] Nesâi, Zekat, 94; Ahmed b. Hanbel, V, 65

[13] Ebu Davut, Zekat 28; Müslim , Zekat, 112

Hacı Muhammed Hilmi Kutlubay Hazretleri'nin Hayatı

HACI MUHAMMED HİLMİ KUTLUBAY HAZRETLERİ

Hadîs-i Şerîfte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem), “Hizmet eden adam, hizmet edilecek adam olur.” (Müzekkî'n-Nüfus, s. 492) diye buyuruyor.

Ben Allah'u Teâlâ için, bu islâmiyet ve din için bir çok cefalara, eziyetlere katlandım. Akşam namazının abdesti ile sabah namazını senelerce kıldım. Yedi sene tuzsuz arpa ekmeği ile riyazet yaptım. Allah'u Teâlâ Bunların hepsinde bana bir çok manevi dereceler verdi. ancak ben en büyük dereceyi bu Ümmeti Muhammed’in hastasına-sağlamına, körüne-topalına, zenginine-fakirine, köylüsüne ve şehirlisine hiç ayrıcalık yapmaksızın bu gördüğün gibi elli sene hizmet ederek aldım. Bu misafirler bizim evimizde yer, içer, kalır. En fazla da bakımsız yetimler ve kimsesiz ihtiyarlar kalırlar. Bende Senden aynısını bekliyorum.

Bu zamanede şeyh çok olur, ibadetçi çok olur, öğünen ve öğülen çok olur. Bunların hepsi bu dünyada da, Allah'u Teâlâ yanında da geçersizdir. Eğer sen, beni memnun etmek istiyorsan, benden evvel 50 sene babam Abdullah efendi aynı misafirperverliği yaptı. 50 sene de bu gördüğün gibi ben devam ettirdim. Benden sonra da aynısını senden bekliyorum. Bu dediğim şekilde misafirlere bakmadıktan sonra 24 saatın tamamınında başını secdeden kaldırmasan, 12 ay oruç tutsan yine de senden razı olmam. Beş vakit namazını kıl, bir ay orucunu tut, farz olanları yap. Benim yaptığım gibi de misafirlere bakarsan, senden ziyadesi ile memnun olurum.

Hadis-i Şerifte Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Sizin en hayırlınız yemek yedireninizdir.” (Kimyâ’yı Saadet, Arslan yay. s. 183) diye buyuruyor.

Yapılması en zor ve mükafatı Allah'u Teâlâ yanında en bol olan budur. Allah'u Teâlâ, Resûl-i Kiram ve müslümanlar yanında dünyada ve ahirette en şerefli olan yine bunu yapandır. Dışardan bakana kolay gibi görünür, ama bu dediğim çok ağırdır, kimse yürütemez. Yapsa da kısa zamanda ve geçici olarak yapar. Dünya malını ve geçimini düşünme! Sen Allah yoluna harcarsan Allah'u Teâlâ malını artırır.

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem) buyuruyorki:

“Üç haslet var ki onlar üzerine yemin ederim olur.

  1. Allah yoluna verilen mal artar eksilmez.”
  2. uğradığı haksızlığa karşı sabreden kulun Cenâb-ı Allah ancak şerefini arttırır.
  3. kendisine dilencilik kapısını açan bir kula da Allah’u Teala yokluk kapısı açar.” (Sünen-i Tirmizî, Hadîs No: 2247, c. 8, s. 308)

Peygamberimiz (Sallallahu aleyhi vesellem): “Dünya malından her kime istemeksizin bir şey verilirse onu kabul etsin,” (Nesâi, Zekat, 94; Ahmed b. Hanbel, V, 65) diye buyuruyor.

Sen de verilen hediyeyi kabul etmemezlik etme. Para olsun, mal olsun veya eşya olsun al, karşılığını yap. İhtiyacın yoksa fakirlere ver. Ben hediyeyi almıyorum diye mahçupluk yapma. Sen adam ol. O milletin verdiği hediyenin üzerine sen de para koy, bütün imkânlarınla çalış, milleti de çalıştır. Onlara vesile ol; kimsenin yapamayacağı cami, çeşme, yol ve su gibi büyük eserler meydana getir.

Hadis-i Şerif: “İstemeksizin helal maldan sana bir şey verildiğinde onu al ve sen ondan daha fazlasını tasadduk et.” (Ebu Davut, Zekat 28; Müslim , Zekat, 112)

Hacı Muhammed Hilmi Kutlubay Hazretleri İslâhiye kazası eski adı Muhacir atik, yeni adı Nogaylar köyünde 1936 yılında dünyaya gelmiştir. Babası Hacı Muhammed Bilâl-i Nadir Hazretlerinin yanında ve onun dizinin dibinde yetişmiştir. Hayatı boyunca Babasının yolundan ve izinden ayrılmamıştır. 

Hilmi Baba Hazretleri şimdiye kadar Zuhurât-ı Bilal-i Nadir, Batıl görüşlerin iç yüzü, Bilal Nadirin dilinden gibi 29 tane büyüklü-küçüklü kitaplar ile çok sayıda broşür yazmıştır. Bu kitaplardan “Ehl-i Sünnette birleşelim” adlı beş bölümden oluşan kitabını 52 vilâyette ücretsiz olarak dağıtmıştır. Ayrıca “Ayet ve Hadis’lerin ışığı altında Ehl-i Sünnet Görüşünde birle­şelim” isimli kitabını da Asya’da ki Türk devletlerinin bir kısmına ve Avrupa’daki bazı ülkelere göndermiştir. Vefatından sonra bu kitabı ve Zuhurât-ı Bilal-i Nadir adlı kitabının 5. Cildi Rusça ile İngilizceye çevrilip orta Asya’daki Türk devletlerine ve Avrupa’daki bazı ülkelere toplam yüz bin adet civarında ücretsiz olarak dağıtılmıştır.  

Hilmi Babanın çok sayıda video ve teyp bantları vardır. Ayrıca hem yurt içinde hem yurt dışında birçok konferans vermiş ve bazı tv ve radyolarda sohbetleri olmuştur.   

Nurdağı ilçesine bağlı Hamidiye köyü çevresinde bulunan Ashab-ı Güzin’den Ökkâşe bin Mahsen hazretlerinin medfun olduğu tepeye 7 km. den kendi imkanlarını zorlayarak su getirmiştir. Ayrıca Gaziantep Karşıyaka semtinde “Hacı Baba Camii” adı ile anılan büyük camii şerifi yaptırmıştır. Bunların dışında çevremizde bulunan Pazarcık, Çarpın. Tandırlı gibi daha pek çok köylerin camilerini ya bizzat yaptırmış yahut da delil olarak katkıda bulunmuştur. Kendi köyünün eski camisini yıkıp yerine daha büyük olan hamidiye camisini yaptırmıştır. Köyünün İlkokul ve Sağlık ocağı gibi sosyal tesislerine de en büyük katkıda bulunmuş, ayrıca bu konularda halka ve devlete de yardımcı olmuştur. Bütün bu çalışmalarında hayatı boyunca ne babası ve ne de kendisi, ne sergi ile, ne makbuzla, ne imâ ile ve ne de başka usullerle para toplamamış ve bu gibi şeylere şiddetle karşı çıkmıştır.

Yine bölgemizde halk arasında çıkan huzursuzluk, küskünlük ve kan davası gibi olaylarda halkı barıştırmış ve huzurun tesisinde çok büyük rolü olmuştur.

Vatanına, milletine, bayrağına ve dinine bağlı yeni nesiller yetiştirilmesi hususunda nasihatlarda bulunmuştur. Şimdiye kadar hiçbir siyasî görüşün içinde yer almamıştır.

Bilal Baba ve Hilmi Baba hazretlerinin zaman zaman büyük kerametleri görülmüştür. Bunların bazıları kendiliğinden zuhur edip bazılarıda zaruret karşısında insanlara doğruyu ve hakkı göstermek için Allahu Teâla’nın ve Resulullah Efendimizin rızasına uygun şekilde olmuştur.

Bunlardan birisi de Hilmi baba hazretlerinin Teksoy Görevde proğramında, horoz’a ateş ettirmesi sonucu horoz’a kurşun geçmemesi ve hastalara okuyup onların şifa bulmasıdır. Bu kerameti göstermesinin sebebi; o yıllarda birtakım din düşmanlarının ve çevrelerin sahte şeyhler üreterek hakiki şeyhleri ve tarikatları kötü göstermek amacıyla çok sayıda hileli yollara başvurup hayat kadınlarını dahi bu işlere alet etmeleridir.

Bunların tarikatlara ve din adamlarına karşı yapmış oldukları oyunları boşa çıkarmak, gerçek tarikatların ve şeyhlerin nasıl olduğunu ve insanlık için nekadar faydalı işler yaptıklarını göstermek, bütün bu tezgâhları yapan güçlerin oyunlarını boşa çıkarmak için onları karşısına alıp hapise girmeyi göze alarak böyle bir keramet göstermeye mecbur kalmıştır. Yapmaması halinde Allah’u Teâlay’a karşı mesul olacağını düşünerek bu kerameti göstermiştir.

Bir insanın kendisinden keramet zuhur etmesi nefsine hoş gelen bir durumdur. Ama burada ise Hilmi baba hazretlerinin böyle bir keramet göstermesinin neticesinde kendisine o çevreler tarafından büyük zararlar olabileceğini bilerek ve karakola, mahkemeye hatta hapise girmeyi dahi göze alarak böyle bir durumda bu kerameti göstermiştir. Kendisinin şeker hastası, kısmi felç ve kalp rahatsızlığı olması sebebiyle sürekli perhiz, ilaç ve bakıcıların yardımıyla ayakta kalabildiği bir durumda dahi bunların hepsini göz önüne alarak nefsine nekadar zor da gelse din için kendi hayatını, canını tehlikeye atıp böyle bir keramet göstermiştir. Ve bu gösterdiği kerametin neticesinde birçok kez karakola ve mahkemeye giderek ifade vermiş, evinde sürekli olarak taciz edilmiş ve zaman zaman evini terk edip başka şehirlere gitmek zorunda bırakılmıştır.

Halk arasında: “Peygamberler mucizelerini gizlediği zaman evliyalarda kerametlerini aşikareye çıkardıkları zaman helak olurlar,” rivayetine göre, bir takım insanların yanlış düşüncelere kapılıp hiçbir şekilde keramet gösterilmezmiş gibi algılamaları son derece yanlıştır. Hilmi Baba hazretlerine de bu kerameti gösterdikten sonra Allah’u Teala’nın bela verdiğini ve bundan dolayı hastalığa yakalandığını iddia edenler vardır.

Âyet-i Kerimede Allahu Teala:

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin bilakis onlar diridir fakat siz bilemezsiniz.”

“And olsun ki sizi korku, açlık, mallardan, canlarınızdan ve meyvelerden eksilterek sınarız. Sabredenlere müjdele.”

“Onlar başlarına bir müsibet gelince şüphesiz biz Allah’a aidiz ve ona döneceğiz derler.”

“İşte onlara Rablerinden salavat (yüceltme, methetme) ve merhamet gelir. Hidayete (kurtuluşa) erenler onlardır,” (Sure-i Bakara, Ayet 154-157)  buyuruyor.

 Peygamberimiz (sav) de hadis-i şeriflerinde:

“Serveti kaybolmayan ve vucudu hastalanman kulda hayır yoktur. Allah’u Teâlâ bir kulu sevdiği vakit ona ibtila eder. İbtila ettiği zamanda ona sabretmesini öğretir. (İhya-i ulûmid-din, Hadis No 139, c. 4 s. 240)

Kişinin Allah katında bir derecesi olur. O dereceye cisminde bir bela ile mübtela olmadıkça ulaşamaz. Bu ibtila sayesinde o dereceye ulaşır. (İhya-i ulûmid-din, Hadis No 140, c. 4 s. 240)

Mü’min mütemadiyen rüzgarın eğici tesirine maruz bir bitkiye benzer. Mü’min devamlı belalarla baş başadır. Münafığın misali de çam ağacı gibidir. Kesilip kaldırılıncaya kadar hiç ırgalanmaz. (Sahih-i Buhari, Marda 1; Tirmizi, Emsal 4 (2870))

Belanın en şiddetlisi peygamberler üzerine, sonra velilere, sonra onlara ençok benzeyenlere ve onlara çok benzeyenlere gelir. (Mevâhib-i Ledünniyye tercümesi, c. 2, s. 668-669)

Allahu Teâla bir kuluna iyilği murad edip onu safileştirmeği dilediği vakit onun üzerine alabildiğine belayı yağdırır. O kimse Allah’a dua ettiği vakit melekler:

Bu bilinen bir sestir derler, ikinci defa dua edip; yâ Rabbi dediği vakit Allah’u Teâla söyle ey kulum! İstediğini yapmaya hazırım. Ya istediğini veririm yahut senden şimdi iyiliği kaldırır kıyamette daha iyisini veririm. Kıyamet günü olduğu vakit namaz kılan, oruç tutan, sadaka verip hac eden amel sahipleri gelir. Sevapları tartılır ve bol bol mükafatları verilir. Sonrada dünyada felaket ve musibetlere mübtela olanlar gelir. Onlar için mizan kurulmaz, defter açılmaz. Dünyada üzerine musibetler yağdırıldığı gibi bu defada üzerlerine bol mükafatlar yağdırılır. Hatta dünyada bir bela ile mübtela olmayanlar keşke bizim de vucutlarımız makaslarla biçilseydi de bugün bunların aldıkları sevabı alsaydık derler. İşte bu Allahu Teâlanın: “Ancak sabredenlere ecirleri hesapsız ödenecektir,” (Sure-i Zümer, Âyet 10) buyurduğunun anlamıdır.” Buyurmuştur. (İhya-i ulûmid-din, Hadis No 143, c. 4 s. 241)

Yukardaki âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere göre peygamberlere ve büyük zatlara derecelerine göre Allah’u Teâla, ibtilalar verdiği gibi Hilmi baba hz’nede hayatı boyunca dini mubine yapmış olduğu hizmetlerin karşılığı olarak aynı şekilde iptilalar nasip ederek şereflendirmiştir.

Yeri ve zamanı geldiğinde İslamiyet ve insanları ayıktırmak için kendisine hazretleri denilen büyük zatların tamamı zaman zaman kerametler göstermişlerdir.

Ehl-i sünnet itikatına göre evliyaların keramet göstermesi caizdir.

 (Maturidiyye Akaidi; Nurettin es-Sabuni, diyanet işleri başkanlığı yay. 2. baskı; Sayfa: 123.)

Kerametin caiz olduğuna dair Kur’an-ı Kerim’de Âyet-i Kerim’e:

“Zekeriyya (Aleyhis-selâm) Hazreti Meryem'in yanına her geldiğinde cennet meyveleri görürdü. Bunlar sana nerden geliyor yâ Meryem dediğinde. Hazreti Meryem: Rabbım tarafından gönderildi, cennet meyveleridir. Muhakkak Allah dilediğine hesapsız rızık verir,” derdi. (Sure-i Al-i İmran, Ayet, 37)

İmam Maturidi hazretleri kerametin hak olduğunu şu delillerle isbat etmiştir:

Süleyman (aleyhis-selam)’ın baş vezirine dair gelen ilahi haberdir. Şöyle ki: o (Ashab b. Berhaya); (Saba melikesi) belkısın köşkünü uzak mesafeden (Yemen’den Kudüs’e) göz açıp kapayıncaya kadar getirmiştir. Süleyman (aleyhis-selam) onu yanında hazır görünce bu rabbimin fazlıdır, dedi. (Sûre-i Neml, Ayet 38-40)

Yine Nihavend de bulunan Sariye (Radiyallahu anh), medinedeki halife hz ömer (Radiyallahu anh): “Ey Sariye dağa dikkat et dağa.” Sözünü işitmiştir. Halbuki ikisi arasında beşyüz fersahtan fazla bir mesafe bulunuyordu. Yani bir fersah üç deniz milidir. Bir deniz mili 1852 m olup, 500 fersahta yaklaşık 2.778 km kadardır.  

Hz ömer (Radiyallahu anhu)’nun mektubu atılınca nil nehrinin taşması, hz Halid (Radiyallahu anh)’ın zehir içmesive bundan zarar görmemesi meşhurdur.

Tabiine ve ümmeti Muhammed’in Salih fertlerine ait nakledilen kerametler o dereceye ulaşmıştır ki ahad yolla gelen bu rivayetler bir araya getirildiği taktirde kerametin mümkün olduğu tevatür mertebesine varır.

Tevatür: bir hadis-i şerifi, yalan üzere birleşmeleri mümkün olmayan büyük bir topluluğun nesilden nesile başka topluluklara aktarmasıdır.

 (Maturidiyye Akaidi; Nurettin es-Sabuni, diyanet işleri başkanlığı yay. 2. baskı; Sayfa: 123.)

Abdulkadir Geylani hazretlerinin kabirdeki ölüleri diriltmesi, Muhiddin Arabi hazretlerinin kırk tane papazı hem öldürüp hem diriltmesi ve Seyyid Ahmed Rufai hazretlerininde çok açık bir şekilde keramet göstermesi sonucunda, o zamanının âlimleri tarafından kerametinin bu kadar aşikare göstermesinin yanlış olduğunu ve yapmaması gerektiğini Ahmed Rıfai hazretlerine söylüyorlar. Seyyid Ahmed Rıfâi hazretleri onlara:

- Ben gösterdiğim bütün kerametleri İslamiyet ve insanların faydası için gerektiği yerde gösteriyorum. Gösterdiğim kerametten Allah’u Teâla da razı, Peygamberimiz (sav)’de razı diyorsa da inandıramıyor. En sonunda hep birlikte, Peygamberimiz (sav)’in Mübarek kabri şerifine gidip, Yâ Resûlallah! Benim göstermiş olduğum kerametlerden razıysan mübarek elini bana uzat ben de öpeyim bu insanlar da benden razı olduğunuzu görsünler. Razı değilseniz de elinizi uzatmayın, diyor.

Peygamberimiz (sav) mübarek sağ elini kabri şerifinden dışarı uzatıyor. Seyyid Ahmed Rıfai hazretleri öpüp yüzüne sürüyor. (Mirat’ul-Haremeyn, Cild 4, Sayfa 119-122)

İşte Seyyid Ahmet Rıfai hazretlerinin bu kerametinden de anlaşıldığı üzere yeri ve zamanı geldiğinde büyük zatların keramet göstermesinde hiçbir sakıncasının olmadığı anlaşılmaktadır. Hilmi Baba hazretlerininde keramet gösterdiğinden dolayı hasta olduğunu söylemek son derece yanlış olup büyük bir iftiradır. Çünkü o zamana kadar yüzlerce kanserlilerin, çeşitli hastalıkları olan kişilerin ve delilerin iyi olduğu herkes tarafından bilinmektedir. 1969 yılında Bilal baba hazretlerinin vefatından sonra ve kendisin 1999 yılı vefatına kadar bu durum devam etmiştir. Doktorların iyileşmesinden ümidini kestiği hastaların iyileşmesi en büyük keramettir. Eğer bu sebebden kendisine bir bela, musibet gelecek olsaydı çok önceden olması gerekirdi.

Hacı Muhammed Hilmi Kutlubay Hazretleri 19-20 Aralık 1999 günü Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece saat 23.30 da hakkın rahmetine kavuşmuştur. Kabr-i Şerifi; Nurdağı Kazası, Hamidiye (Danacık) köyündedir.

Hilmi baba hazretlerinin vefatından sonra gelen hastaların Bilal baba hazretlerinin kabri şerifini ziyaret ettiğinde, misafirhanesinde kaldığında aynı şifayı yine buldukları, o düzeninde aynı şekilde devam ettiği ve misafirhanesine gelen insanlarında günden güne arttığı görülmektedir.                                                                   

Âyet-i Kerime:

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin bilakis onlar diridir fakat siz bilemezsiniz.” (Sure-i Bakara, Âyet 154)

Hadis-i Şerif:

“Biriniz herhangi bir yerde yolunuzu, şaşarsanız bir şeyde yahut yardımcı, muhafaza edici arayıp bulamadığınız zaman, hiç kimsenin size yoldaş, arkadaş olmadığı, naçar (çaresiz) kaldığınız yerde deyiniz ki: «Ey Allah'u Teâlâ'nın has kulları! Beni muhafaza ediniz. Ey Allah'u Teâlâ'nın has kulları! bana yardım ediniz.» Çünkü Allah'u Teâlâ'nın öyle kulları var ki onlara yardıma gelirler, görünmezler.” (Taberani Mu’cem’ul Kebir, Hadis No: 13737; Râmûzu'l-Ehâdîs, Hadîs No: 394)

            Bu ayeti kerime ve hadis-i şerife göre evliyaullahların sağlığında olduğu gibi vefat ettikten sonra da aynı yardımı olacağını ve insanların müşküllerini hallettiğini açık bir şekilde söylemektedir. Günümüzde de birçok büyük zatların kabirleri bu yüzden ziyaret edilmektedir. İnsanlar bu zatlardan yardım görmeseler sadece dedikoduyla binlerce yıldan beri bunların kabirlerini ziyaret edip yardım istemezlerdi.

Rabbim! Cümlemizi Hacı Muhammed Bilal-i Nadir Hz.’in , Hilmi baba Hz.’nin ve bu gibi büyük zatların şefaatlarına  nail etsin  (Âmîn)

 

FOTOĞRAFLARTÜMÜ

Bilal Babam
Hilmi Babam