Tarikat Hakkında

Tarikat Hakkında

Tarikat Hakkında

Tarikat’ın Beyânı Hakkında

İnayeti Hakk ile şimdi tarikata dair olan Kur’an-ı Kerim’in ayetleri ile hadîs-i şerifler delilleri ile yazılacaktır. Hadis-i Şerifler çok sahih, söyleyenler sahabedendir. Kitapların ismi işaret edilecektir.

İzah: Tarikat-ı Âliye, Rasulullah (sav)’in bazı ashablarına gösterdiği yoldur. Hakk Teâlâ’nın yoludur. İki usuldür: Biri gizlidir. Biri âşikardır. Rasulullah (sav), gizli olanı Ebu Bekir Sıdık (ra)’u Efendimize şöyle vermiştir, demiştir ki:

- “Yâ Ebu Bekir! dilini tut kalbini kalbime rabt et (Bağla demektir); Kalbinden Allah Allah Allah demeye devam et ki, esrar-ı ilahileri, nur’u ilahi, ism-i a’zam’ı sana Allah’u Teâlâ ta’lim ile bildirsin,” dedi.

Hazreti Sıddik-i Azam Efendimiz cezbeyi aldı. Mübarek o kadar devam ederdi ki lafza-i celalin ateşinden mübarek ciğerinin piştiği, kokusu âşikar olurdu. Bazen Allah Allah Allah derken ayakta dönerdi. Mübarek ayakları yerden kesilirdi. Cezbe-i ilahiyyeden hem zahiren hem de batınan yanmıştı. Dünyayı büsbütün atmıştı. Hak’la nice halleri de etmişti.

Sonra İmam Ali (radiyallahu anhu ve kerremallahu veche) Efendimize:

- “Yâ Ali sana bir yol göstereyim ki; o yol seni dünyada sağ iken Hakka vasıl eyler. Ve hem de çok kolaydır,” diye buyurdu.

- O da buyur Yâ Rasûlallah, dedi.

- Yâ Ali gel dizlerini dizlerime daya. Gözlerini kapa. Sen de kalbini bana tut. Ben üç defa “lâ ilâhe illallah” derim sen gizlice dinle. Sonra sen söyle ben dinleyeyim, dedi. Âşikare olarak mübarek sesini kaldırarak üç kere sağa sola meyl ederek “lâ ilâhe illallah” dedi. Sonra İmam Ali (kv) söyledi. Kalbi mübarekine kelime-i tevhidin nur’u aşılandı.

Böylece ikisi de Rasulullahdan nasıl aldılar, öylece verdiler. İşte bu zamaneye kadar gelen mürşidler aynı onlardan gördüklerini yapmaktadırlar.

Fakat evvel iki rekat namaz, tövbe-i istiğfar ile Suya okuyup içirirler ve dua eylemeleri güzeldir. Sonradan ihdas ve icra eylemişlerdir. Hepsi güzeldir.

﴿ رَضِىَ اللّٰهِ عَنْهُمْ اَجْمَع۪ينَ ﴾

Radiyallâhu anhum ecmaîn.

1.      Hadis-i Şerif:

عَنْ مَحْمُودِ ابْنِ حَاطِبٍ ﷈ اَنَّهُ  قَالَ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ ﷊ : ﴿ عِلْمُ  الْبَاطِنِ سِرٌّ مِنْ أَسْرَارِ اللّٰهِ تَعَالٰى وَحِكَمٌ مِنْ حِكَمِ اللّٰهِ تَعَالٰى يَقْذِفُهُ فِى قُلُوبٍ مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ ﴾ (حم ت ه حسن طب ق ك عن محمود ﷈ الديلمى)

Tercümesi: Rasulullah (sav) buyurdu ki:

“İlmi batın Allahu Teâlâ’nın sırlarından bir sırdır ve Allahu Teâlâ’nın hikmetlerinden bir hikmettir ki, dilediği kulunun kalbine koyar,”[1] kullarından dilediğine verir.

Kur’an-ı Kerim’de:

﴿ فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَٓا اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا ﴾

Musa (Aleyhis-selâm) ile arkadaşı kullarımızdan bir kulumuzu buldular ki Biz ona rahmet verdik ve ona ilm-i ledünniyeyi de öğrettik,[2] dediği buna delildir ki bu hadis-i şeriftedir. İsteyen Kur’an’da Musa (Aleyhis-selâm)’ın kıssasını okusun. Musa (Aleyhis-selâm)’ın kendisinden daha rütbesi aşağı olan bir kulun yanına gitmesi, İlm-i Ledünnü ondan öğrenmesi bizlere ibrettir. Ve yol göstermektir ki, Siz de kuluma gidin demektir. O kullar da Mürşid-i kâmillerdir. Onlara varmadan bu ilim alınmaz.

İlim ikidir. Biri fıkıh ilmidir. Biri de pirlerin ilmidir, ilm-i batındır, hal ilmidir.

İzah: İlm-i batın dediği gaib, gizli herkesin bilemediği, ileride olacakları veyahut uzak yerlerde olup görünmeyen, bilinmeyen şeyleri bilmektir. “Esrârullah” dediği ilm-i batını bilenler Allah’u Teâlâ’nın bildirmesiyle, onun sırrıyla bilirler. Yoksa hiçbir kimse gaib-i bilemez. Yalnız Allah’u Teâlâ’nın bildirdiğini bilir. Her hepsinde bilemez.

﴿ وَحِكَمٌ مِنْ حِكَمِ اللّٰهِ تَعَالٰى ﴾

“Ve hikemun min hikemillâhi teâlâ,” dediği de; “bu bir hikmettir ki Allah’u Teâlâ’nın hikmetidir,” herhangi bir kulunu sevdikten sonra dilerse kalbine bu hikmeti koyar. Kur’an-ı Kerim’de Allah’u Teâlâ ve tagaddes Hazretleri:

﴿ وَمَنْ يُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُو۫۫تِىَ خَيْرًا كَث۪يرًاۜ ﴾

“Her kime hikmeti verdimse muhakkak ona çok büyük hayırlar vermişimdir.”[3]

Hikmet ile bilinen ilim ancak dervişlere mahsustur ki yalnız zikrullah nurunun kuvvetiyle kalbe gelir ve çeşme suyu gibi kendi başına dökülür.

Hadis-i Şerif’te bunu açıklar:

﴿ مَنْ أَخْلَصَ لِلّٰهِ أَرْبَعِينَ صَبَاحًا ظَهَرَتْ يَنَابِيعُ الْحِكْمَةِ مِنْ قَلْبِهِ اِلٰى لِسَانِهِ ﴾

Yani, “Her kim kırk sabaha halisen muhlisen zikrullah ile dâhil olursa hikmet o kimsenin kalbinden diline akar,”[4] diye buyurmuştur.

Bu da dervişlerin kırk gün çile yapmalarıdır. İlmin asıl menfaatlı olanı budur ki halktan öğrenip sevilenler ile haktan öğrenip sevilenler bir (ve) beraber olmaz.

Bu ilm-i hikmet okumamış olan kimselerde de zuhur eder. Nice okumuşlar karşısında susar. Bu ilim Hakk’ın lutfudur. Devetabanı gibi gönle Haktan kalıp kalıp doğar gelir veya söylenir. O da başkadır.

 2. Hadîs-i Şerif:

    عَنْ اَنَسِ ابْنِ مَالِكٍ ﷈ اَنَّهُ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ ﷊ :      ﴿ اَلْعِلْمُ عِلْمَانِ فَعِلْمٌ ثَابِتٌ فِى الْقَلْبِ فَذَاكَ الْعِلْمُ النَّافِعُ وَعِلْمٌ فِى اللِّسَانِ فَذَاكَ حُجَّةُ اللّٰهِ عَلٰى عِبَادِه۪ ﴾ (ابو نعيم وراموز الاحاديث عن انس﷈ )

Tercümesi: Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu ki :  “İlim ikidir. Bir ilim kalbte sabit olan ilimdir ki, (kalbe verilen Hakk’ın sırrıdır.) Asıl ilm-i Nafi de budur (Hakk’ın vergisi odur.). Bir ilim de dillerde söylenen bir ilimdir ki; Kullarına Hakk’ın hüccetidir. Bu ilim hüccettir ki; İnsanlar birbirini bununla ikna eylerler.”[5] İlm-i batın kalbte anlayış ve nurdur. Bu nur da zikrullahsız hâsıl olmaz. Cenab-ı Hakk Teâlâ kula zikre çalıştıktan sonra verir. İlm-i Ledünni kapısı açılır. Önceki Hadîs-i Şerife bak.

İzah: İlim ikidir dediği, bir ilim kalpte sabittir, diyor. Bu kalpte sabit olan Cenâb-ı Hakk’ın kula vergisidir. Hakk çalışanların kalbine koyar. İşte tarikat ilm-i budur. Tarikata çalıştıktan sonra kemal bulan dervişin kalbine Allah’u Teâlâ bu sırrını verir.

Nasılki bir kablo elektrik santiralinden ceryan almadan bir iş göremiyor. Fakat kuvvet alınca koca bir şehri aydınlatıyor. İşte kalbini Cenâb-ı Hakk’ın sırrına yetiştiren bir zaif âdem bütün dünyayı aydınlatmaya kâfidir. Fakat Hakk’tan ne emir olur, ne zuhur eyler ise ona tâbî’ olur. “İşte en gerekli ilim de budur,” diye buyurmuştur.

İkinci ilim, okumakla öğrenilen ilimdir ki fıkıh, şeriat hükümleridir. Bu olmasa yukarı ilmi bilmeyenler ne yapabilirlerdi. Yukarı ilm-i kazanmakta bununla amel eyledikten ve zikrullâha çalıştıktan sonra hâsıl olur. Fakat şu da var ki, bu ilmi kazananlar okumamış olsa da zikrullah ve kendi bildiği kadarı ile şer’i şerif üzere çalışırlar, kazanırlar. Ama muhakkak bir mürşidin terbiyesiyle olabilir. Bu muhakkaktır. Ama bu kalpte doğan ilim ikidir. Biri rahmanidir, Hak’tandır. Biri de şeytanidir, şeytandandır.

Kalbine doğan kimsenin, şeriatı düzgün, görülen de Şeriata uygun ise rahmanîdir; şeriate uygun değilse şeytanidir. Eğer şeriatı tam olursa, nazar (kalbine doğan ilim) neyse Hak’tan mı şeytandan mı bilmek kolay olur.

3. Hadîs-i Kudsî:

عَنِ الْحَسَنِ ﷈ اَنَّهُ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ ﷊ : ﴿ يَقُولُ اللّٰهُ عَزَّ وَ جَلَّ اِذَا كَانَ الْغَالِبُ عَلٰى الْعَبْدِ الْاِشْتِغَالُ ب۪ى جَعَلْتُ بُغْيَتَهُ وَلَذَّتَهُ ف۪ى ذِكْر۪ى فَاِذَا جَعَلْتُ بُغْيَتَهُ وَلَذَّتَهُ ف۪ى ذِكْر۪ى عَشِقَن۪ى وَعَشِقْتُهُ فَاِذَا عَشِقَن۪ى وَعَشِقْتُهُ رَفَعْتُ الْحِجَابَ فِيمَا بَيْن۪ى وَبَيْنَهُ وَصَيَّرْتُ ذٰلِكَ تَغَالُبًا عَلَيْهِ لَايَسْهُوَ اِذَا سَهَا النَّاسُ اُو۬لٰئِكَ كَلَامُهُمْ كَلَامُ الْاَنْبِيَاءِ اُو۬لٰئِكَ الْاَبْدَالُ حَقًّا اُولٰئِكَ الَّذ۪ينَ اِذَا اَرَدْتُ بِاَهْلِ الْاَرْضِ عُقُوبَةً أَوْ عَذَابًا ذَكَرْتُهُمْ فَصَرِفْتُ ذٰلِكَ عَنْهُمْ ﴾ (حل وراموز الاحاديث عن حسن ﷈ )

Tercümesi: Hasan (ra)’dan Resulullah (sav) buyurdu ki:

“Allah’u Teâlâ buyurdu ki: Kulumun bana meşgulü, benimle meşgul olması ona galip ve ziyade olunca, o kulumun derununu, gönlünün isteklerini ve lezzetini benim zikrime koyarım. Ne vakit ki, onun gönlünün isteği ve lezzeti benim zikrimde oldu mu; (o kulum) bana âşık olur. Ben de ona âşık olurum. Ne vakit ki ben ona, o bana âşık oldu mu, aradaki perdeleri açarım. Kendi ile benim aramdaki perdeler kalkar ve kaldırırım. Onu kâmil, üstad, akıllı kulum eylerim. İşte bunlar ne zaman onun üzerine galebe çaldı mı; artık o kulum nasın(insanların) yanıldığı zaman yanılmaz. Onların sözleri Enbiyaların sözleri gibidir. Onlar hakkıyla ebdaldır ki; bizim lisanımızda kırklardır. Onlar öyle bir kimselerdir ki; ne vakit yeryüzüne ukûbet veya azab vermek istesem, onların yeryüzünde bulunduğunu anarak o belayı vermekten vaz geçerim. İşte bu yeryüzüne gelecek ukûbetin gelmemesi bu kullarımdandır,”[6] diye buyurdu.

Bak şimdi, İlm-i Ledünü kazanmak zikrullaha çalışmakla ne büyük adam oldukları ve Mürşid-i Kâmilin lâzım olduğu aşikâr oldu.

Şimdi bak! ileri dikkat et kardeşim. Zikrullahta neler var imiş ve nelere sahib olurlar imiş. Gözünü aç, uyuma, sende çalış, ömrün geçmeden sen de biraz bir şeyler öğren, sakın, bu fırsat geçer, sonra pişman olursun. Bak bunlar kimdir? Bunlardan ayrılma kardeşim, vesselam.

Her insanda Hakka sevilmek ve Hakkı sevmek kabiliyeti vardır. Bu istidat sende de vardır. Hakk Teâlâ her insana bu hasleti vermiştir. Fakat zikrine çalışmak şarttır.

İzah: Bir kulum benim zikrimle meşgul olup da onun zikrimle meşguliyeti kendi üzerine galebe çalması dediği nedir?

Bir kimse bir mürşid-i kâmilden inâbe (ders) aldıktan sonra zikrullaha çalışır, dersine devam eder. İşte ondan sonra onun kalbine ateş düşer. Allah’u Teâlâ’nın sevgisiyle yanar. Canını, malını, evladını terketmek derecesine gelir. Hepsi gözünden çıkar. Sevgiyle gece Allah’u Teâlâ’ya ibadet etmek ister. Yüreğinde bir sızı, gözlerinde yaş, derununda bir ateş, gözünde, yüzünde bir hasret bir gariplik, gönlünde bir arzu âşikar olur. Artık gece gündüz Hakkı sever onu arzular. İşte bu halle çalışırken Allah’u Teâlâ bunun ciddi olup olmadığını tayin (beyan) etmek için her türlü belalar, sıkıntılar ile sınar. Bir kimse istikametini yani tuttuğunu da kestirmeden devam eder de ayrılmaz ise, Allah’u Teâlâ o kulu sever; kul da Allah’u Teâlâ’yı daha ziyade sever, arzular artar. Kemâli bulur.

İşte o yukarı da söylenen ilmi, bilgiyi, hikmeti bu kimseye verir. Artık bu kimse kendi kendine Allah’u Teâlâ’nın yolunu görür, tanır ve halka da tanıtır.

İşte halk yanıldığı zaman yanılmayan bunlardır. Bunlar peygamber vekilleridir. Bunların sözleri peygamber sözü gibidir.

Hadis-i Şerif’te:

﴿ عُلَمَٓاءِ اُمَّت۪ى كَاَنْبِيَٓاءِ بَن۪ى اِسْرَائ۪يلَ ﴾

“Ümmetimin uleması beni İsrail peygamberleri gibidir.

Bir rivâyete göre de:

﴿ اَوْلِيَٓاءِ اُمَّت۪ى كَاَنْبِيَٓاءِ بَن۪ى اِسْرَائ۪يلَ ﴾

Ümmetimin evliyası beni İsrail peygamberleri gibidir,”[7] diye buyurmuştur.

Ben-i İsrail, Yusuf, Mûsâ ve birçok peygamberlerdir.

﴿ عَلَيْهِمَا الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ ﴾

Aleyhimâ’s-salât’u ves-selâm.

Hadîs-i Şerif:

“Ümmetimden üç kimse evliyadır: 1) Namazını, 2) Orucunu, 3) Guslünü (yıkanmayı) gizli âşikar yapanlardır,”diye buyurmuştur. El-hamdu lillâhi Teâlâ.

Yeryüzüne gelecek belaları bunların yüzü hürmetine tehir eder veya vazgeçer diyor.

Ebdallar (kırklar), her asır da, her zaman kıyamete kadar yeryüzünde hem kadından hem de erkekten kırkar kişi bulunurlar. Muharebelerde zaferler, yeryüzünde hayır ve bereket ziyadeliği bunların dualarıyla olur. Duaları kabuldür. Dualarıyla hastalar şifa bulur. Dertliler deva bulur. İnşallahu Teâlâ kitabın sonuna doğru okursanız bunları Hadis-i Şerifler söyleyecektir.

Allah’u Teâlâ’ya ibadetle, zikrullahla çalışıp ayrılmayanlar muhakkak umduklarına ererler ve bu dereceleri bulurlar. Çünkü her insan da bu istidat vardır.

 

Kur’an-ı Kerim de:

﴿ اُدْعُون۪ٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ ﴾

“İsteyiniz vereyim,”[8] diye buyurmuştur. O büyük Allah’u Teâlâ’nın bu vaadidir. Her halde inanmak lazımdır kardeşim.

4. Hadîs-i Kudsî:

عَنْ عُبَادَةِ ﷈ اَنَّهُ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ ﷊: ﴿ قَالَ اللّٰهُ تَبَارَكَ وَتَعَالٰى حَقَّتْ مَحَبَّت۪ى لِلْمُتَحَابّ۪ينَ فِيَّ وَحَقَّتْ مَحَبَّت۪ى لِلْمُتَوَاصِل۪ينَ فِيَّ وَحَقَّتْ مَحَبَّت۪ى لِلْمُتَنَاصِح۪ينَ فِيَّ وَحَقَّتْ مَحَبَّت۪ى لِلْمُتَزَاوِر۪ينَ فِيَّ وَحَقَّتْ مَحَبَّت۪ى لِلْمُتَبَاذِل۪ينَ فِيَّ اَلْمُتَحَابُّونَ فِيَّ عَلٰى مَنَابِرَ مِنْ نُورٍ يَغْبِطُهُمْ بِمَكَانِهِمْ اَلنَّبِيُّونَ وَالصِّدّ۪يقُونَ وَالشُّهَدَاءُ ﴾ (ط حم حب طب ك ض)

Ubade (Radiyallahu anhu) Resûlullah (Sallalahu aleyhi vesellem)’den söylerken Allah’u Tebareke ve Teâlâ dedi diye söyledi:

“Benim sevgim Hakk olur, benim için sevişenlere. Benim sevgim Hakk olur benim için kavuşanlara. Benim muhabbetim, sevgim Hakk olur, benim için nasihatleşenlere. Benim sevgim hakk olur, benim için ziyaretleşenlere. Benim sevgim hakk olur, benim için mallarını esirgemeyip birbirlerine sarf, bezl edenlere.

Benim için birbirlerine bağlanıp canı gönülden sevişenler, Yarın onlar nurdan kürsüler üzerindedirler. Onlara Enbiyalar, sıddıklar ve şehidler gıbta ederler yani imrenirler,”[9] diye buyurdu.

Vah, Yazıklar olsun onlara ki; bu hadîs-i şerifleri okurlar da tarikat nedir, müridlik nedir, şeyhlik nedir? Bu yollara heves etmezler.

Bak Sultan-ı Enbiya neler söylüyor, daha sen şunu bunu bahane ediyorsun. Benim için sevişenler dediği bunlar değil midir? Bunlar öyle sevişirler ki Allah için birbirinin yoluna can verirler. Bazı serseriler de bunların deliliğine atıf eyleyip, bunlar delilerdir derler. Hâlbuki Sultan-ı Enbiya ne diyor:

Allah için bunlar gibi birbirlerine kavuşup, yakın olanlar var mı? Bunlar gibi birbirlerine Allah için nasihat edenler var mı? Bunlar gibi Allah için birbirini ziyaret edenler var mı? Bunlar gibi Allah için mallarını birbirlerinden esirgemiyenler var mı? Bunların yapmış olduğu bu amelleri yapmak çok zordur, ondan dolayı mükâfatı çoktur. Dervişlerin bazı serseri halkın elinden, dilinden çektikleri, bu amellerin yanında çok hafif kalır.  Cenab-ı Hakk bunlara akıllardan geçmemiş nimetler verecektir. Bunun içine girmeyen biçare hocalar ne bilir? Bunu ancak onlar bilir ki Hakk söylemiştir. Ve onun irşad eylediği kimseler bilir ki; onlar bu yolu, erkânı kurmuşlardır.

Sevgili kardeşim dikkat et, bak! Muhammed ümmetinde neler varmış. Gözünü aç, gafil olup kalma, bu dünya bir av gibidir. Gözüyün önünden gaib olunca bir daha bulamazsın. Sakın! Allah için sevişenlerden ol ha…

İzah: Bu Hadîs-i Şerifte şu anlaşılıyor ki, Allah’u Teâla için her ne hayır, iş yapar isen muhakkak Allah’u Teâla da onun karşılığını yapmaya hazırdır. Öyle ise ne duralım Allah için birbirimizi sevelim, birbirimizi ziyaret edelim ki Allah’ta bizi sevsin.

“Kör Allah’u Teâlâ’ya nasıl bakar, Allah’u Teâlâ da ona öyle bakar,” dedikleri kaba görünür. Fakat hakikatle bu söz çok doğrudur.

Bak şimdi, şöyle ki Cenâb-ı Hakk Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de:

﴿ صُمٌّ بُكْمٌ عُمْىٌ فَهُمْ لَا يَرْجِعُونَۙ ﴾

Summun: Kulaksız.  Bukmun: Dilsiz.  Umyun: Kör.  Fehum lâ yerciûn: Onlar dönmezler.[10]

Kulağı sağır, dili yok, gözü kör olan kimseleri, gittikleri yolda tehlike olduğunu ne suretle nasıl anlatıp dönderebilirsin.

İyice düşün bak. Görmez ki işaretten alsın, işitmez ki söyleyesin, dili yok ki kendi söylesin. Ne yapsan aksini anlar. İşte bunlar inatlarından dönmezler. Fakat gözünü açacak doktor var, gidip teslim olmuyor. Kulağını, dilini hep açar, bülbül gibi olur. Gitmediği için öyle gider. Bu doktor da zikrullah ile Allah’u Teâlâ’ya ibadettir. Dersen ki, zikri evvela söylüyorsun? Evvela Müslüman olana “lâ ilâhe illallah” de, denir.

Bunlar Cenâb-ı Hakkın yeryüzünde yürüyen askeridirler. Kur’an-ı Kerim’de:

﴿ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ۟ ﴾

Yani “Onlar Allah’ın hizbidir, bölüğüdür, askeridir. Onlar her düşmanlarına galiptirler.”[11] Onlar her ne kadar cefâ çekseler sonunda her şeyin mükâfatı onlarındır. Onlar yeryüzünün hayrı ve bereketidir. Onlar dünyada kalmayınca kıyamet kopar. Dünya harap olur. Bazı serseriler de bunları yeryüzünden kaldırmak sevdasına düşer, imkânı yoktur, kaldıramazlar. Çünkü Allah’u Teâlâ bunların arkasındadır. Allah’u Teâlâ ne vakit diler ise o zaman kaldırır.

Bunlar ile oynamak bir elinde ateş bir elinde barut kutusunu o ateşle karıştırmaya benzer.  Bir de dervişler durmayıp dönen bir kılıçtır. Dokunanı ortadan ikiye böler parçalar.

Çünkü Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hadis-i Kudsisin de buyurmuştur ki:

“Dervişler benimdir. Her kim onlara el, dil uzatır ise arslan yavrusunun için nasıl hiddetlenir, parçalar ise ben de onlar için öyle hiddetlenirim.”

5. Hadîs-i Şerif:

عَنِ ابْنِ عُمَرَ ﷈ اَنَّهُ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ ﷊: ﴿ مَنْ أَحَبَّ أَخًا لِلّٰهِ فِى اللّٰهِ قَالَ اِنّ۪ى أُحِبُّكَ لِلّٰهِ فَقَدْ أَحَبَّهُ اللّٰهُ فَدَخَلًا جَم۪يعًا اَلْجَنَّةَ كَانَ الَّذ۪ي أَحَبَّ فِى اللّٰهِ أَرْفَعَ دَرَجَةً لِحُبِّه۪ عَلَى الَّذ۪ى أَحَبَّهُ لَهُ ﴾ (طب خ فى الادب ابن عمر رضى اللّٰه عنهما)

Tercümesi : “Allahu Teâlâ için her kim kardeş olur birbirini severse, Allah’u Teâla’nın yolunda sadakatli olup, ben Allah için seni sevdim dese, o dakikadan itibaren hemen Allahu Tealâ o kimseyi sever. ”[12] Allahu Teâlâ (o kimseyi) sevdi mi hep cümlesi birlikte beraber toplanıp büyüklerinin sancağının altında cennete giderler. Çünkü onlar Allah yolunda seviştiler idi. Ne kadar seviştiler ise o kadar dereceleri yükselir, diye buyurdu.

Bak Allahu Teâlâ için bağlanıp birbirlerinin sevgisini taşıyanlara ne dedi. Sen sana insaf eyle de, “ben kendi kendime yalnız olarak kimseye uymadan çalışırım” deyip bu devletten mahrum olma vesselâm.

Bak herkesin sevgisine göre derecesi vardır. Bak tarikat ne imiş.

Kur’an-ı Kerim’de Bunun için bu hususta Hakk Teâlâ Âyet-i Kerime’de buyuruyor ki:

﴿ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِق۪ينَ ﴾

“Ey Allahu Teâlâ’ya iman eden mü’minler! Allahu Teâlâ’dan korkunuz ve sadıklar ile beraber onların maiyetinde olunuz.”[13]

Bu ayet-i kerime de üç emir vardır.

Birincisi: İman ile Allahu Teâlâ’ya ve Kitabına ve Rasûlune ve onun sözlerine ve cümle Peygamberlere ve meleklerine ve Kıyamet gününe, hayır-şer, Hakk’ın izniyle ve geri dirileceğine iman edip inanmaktır.

İkincisi: İman edenlere; Allah’u Teâlâ’nın emrini tutmayıp ve nehyini de tutmamaktan Allah’u Teâlâ’nın azap edeceğinden korkunuz. Böylece hakkıyla amel ediniz, takva ile çalışınız.

Üçüncü: İman, amel ve takvadan sonra da büyük dereceler (olduğu) ki kitabın yukarısında yazılıdır. O derecelere ermek, Hakk’a sevilmek için ve Hakk’ı hakkıyla sevmek için, sadık kullarımla onların maiyetinde olunuz da ben de sizi seveyim, demiştir.

İşte bu üç emrin tamamıyla hepsini tutmayanlar Hakk’a hakkıyla sevilemezler.

Bak, iman olup amel olmaz ise hiçtir. İman ve amelden sonra da sadıkların zümresine dahil olmayanlar, hakkıyla Hakk’a sevilmezler. Çünkü bu ayet emirdir, maiyet vardır.

Kitabın başındaki Fahr-i âleme tâbi olmanın altı şartının birincisi Ashabına tâbi olmaktır. O’nun ashabı, ahbabı kıyamete kadar gelmektedir. Aşağıda anlarsın, İnşâallahu Teâlâ.

İşte dervişler zahiren ve batınan onların maiyetlerindedir. Rabıta-i kalp ile maiyetlerindedirler. Hiç bir zaman ayrılmazlar. Huzurda, gaibde bunlar böyledirler.

Bu ayet-i kerime, Kur’an-ı Kerim’de Sure-i Tevbe’dedir. Meâlin’de: “Ahidde sadıkların maiyetinde olunuz,”[14] diye emir eylemiştir.

Meşayıhtan telkin, tevbe, zikir, ahd ve akid almak işte bu emre imtisalendir.

Cenâb-ı Vâcibu’l-vucud Hazretleri terbiyeli kullarını sever. Onun için; “Sadık kullarıma gidiniz, onlardan terbiye öğreniniz, güzel ahlak sahibi ve kemal sahibi olunuz,” diyor.

Bir insan kendi kendine kemal bulamaz. Bunlar gece gündüz, zahir batın daima beraberdirler.

İzah : Resûlü Ekrem Efendimiz : “Sizden her biriniz öbür mü’minlerin hepsiyle kardeşsiniz. Fakat Allah için tekrar hususi kardeş olunuz,“  diye buyurdu.

Ebu Bekir ile Talhâ (Radiyallâhu Anhumâ) bunlar gibi niceler birbiriyle o saatte doksan kişi kadar zatlar kardeş oldular.

Ashaplar tarafından: “Yâ Rasûlallah ! siz zât-ı mübâreğiniz kimle kardeş olacaksınız,“ denildi. Rasulullah (sav) Efendimiz:

“Ben de Aliyy’ul-Murtazâ (r.a ve k.v) ile kardeş oldum,“ diye buyurdu.

Ayrıca Ashab-ı Suffa vardı. Bunlar Rasûlullah (sav) Efendimizin mücevherleri idiler. Mescidin sofasında oturup gece gündüz Allah’u Teâla’ya zikre ve ibadete çalışırlardı. Bunlar dörtyüz kişi kadardı. Hep bunların yemekleri Resûlü Ekrem tarafından verilirdi. Her zaman emrinde idiler. Neler kazandılar,  hep ism-i azam öğrendiler, ilm-i ledün, ilm-i batın, ilm-i hikmet sahibi oldular. Bir kavim ki şeyhleri Resûlü Ekrem olur da sulûka çalışır ise artık ötesi sorulmaz vesselam.

İşte şimdi niceler var ki hayatında kazandırdığı gibi şimdi de onun feyzi ile yetişmişlerdir. O sağdır.

İşte bu Hadis-i Şerif, inâbe (yani tarikata girip ders almanın) ve sonra daima yanlarında bulunmanın ve şeyhların nekadar lazım olduğunu bildiriyor.

Müridler şeyhleriyle huzurunda nasıl edebli bulunurlar ise gaibde onun olmadığı yerde de aynı edebi muhafaza ederler.

İşte Cenâb-ı Hakkın; “Onlar ile beraber olunuz,“ dediği yalnız zahirde değildir. Her zaman gönlünüz, kalbiniz beraber bulunsun ki irşad olasınız, diye buyurmuştur.

Cenâb-ı Hakk Teâla her şeyleri elde etmek için sebebler halk eylemiştir. Her şeyleri veren Cenâb-ı Haktır. Fakat esbâbına teşebbüsten sonra yani sebebine sarıldıktan sonra verir. Dünya kazancı da hepsi böyledir.

İlim, irfan, cezbe-i rahman, tecelliyi ilahiyye, nur’u ma’rifet, vuslat-ı illallah, Hakka yakınlık, rızasını tahsil, sevmek, sevilmek için sebebler de vardır. İşte bu da şeyhlerin kurdukları Resulullah’tan kendilerine miras kalan yol ve erkandır. Bu yolun kılavuzu, öğretmeni, muallimi, üstadı şeyhlerdir. Her sanatı ehlinden öğrenmek lazımdır. Üstadsız zanaat haramdır.  Onlara hizmet etmeden bu yola gideni şeytan uçurur, veli oldum sanar.

Bak bakalım sadıklar kimler imiş. Aaşağıdaki Hadis-i Kudsiye bak!

6. Hadis-i Kudsî:

عَنْ اَب۪ى هُرَيْرَةَ ﷈ اَنَّهُ قَالَ قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ ﷊: ﴿ مَنْ عَادَى لِى وَلِيًّا فَقَدْ آذَنْتُهُ بِالْحَرْبِ وَمَا تَقَرَّبَ اِلَيَّ عَبْد۪ى بِشَيْءٍ أَحَبَّ اِلَيَّ مِمَّا افْتَرَضْتُهُ وَمَا يَزَالُ عَبْدِى يَتَقَرَّبُ اِلَيَّ بِالنَّوَافِلِ حَتَّى اُحِبَّهُ فَاِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ لَهُ سَمْعُهُ الَّذ۪ى يَسْمَعُ بِه۪ وَبَصَرَهُ الَّذ۪ى يُبْصِرُ بِه۪ وَيَدَهُ الَّت۪ى يَبْطِشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّت۪ى يَمْش۪ى بِهَا وَاِنْ سَأَلَن۪ى أَعْطَيْتُهُ وَلَوِ اسْتَعَاذَن۪ى لَاُع۪يذُن۪يهِ ﴾ (خ حب ق فى غنية الطالبين وفى راموز الاحاديث عن ابى هريرة ﷈ )

Tercümesi: Ebû Hüreyre (Radiyallahu anhu)’den Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) Allah’u Teâlâ buyurdu, dedi:

“Her kim benim evliyamdan birine düşmanlık ederse, bana karşı harb ilân eyledi. Ben de o kuluma düşman olurum. Ve o kulum bana birşeyle yakın olamaz farzları kılar iken yakın olduğu gibi. Velâkin benden asla uzak olamaz o kulum ki nafilelere çalıştığı halde. Bana yakınlık nafile ibadetledir. Bu yakınlığı nafile ibadetle kazanırlar. Hatta o kulumu severim. Bir kulumu sevdim mi; onun işiten kulağı ben olurum, benim ile işitir. Gören gözü ben olurum, benim ile görür. Eli ben olurum benimle tutar ve ayağı benim ile yürür. Eğer benden bir şey isterse istediğini veririm. Bana sığınır ise ben onu muhafazama alırım (korurum),”[15] diye haber vermiştir.

İzah: Cenâb-ı Hakk Teâlâ’ya yakınlığı kazanmak, ancak farzlardan sonra nafile; zikir, ibadet, namaz ve oruçu fazla yapmakla olur. (bu yakınlık) yalnız farzları tutmakla olmayıp nafileyle ibadete devam ile hâsıl olur.

Yani yakınlığı nafile ibadetin çokluğuyla kazanır da sonra farz namazı kılarken en yakın zamanı o zamandır.

Nafile ibadete çalışan farzı kılarken Hakka yakınlığını anlayabilir. Nafile ibadete kulak vermeyip, yalnız emir ve nehyi tutan farzları kılarken yakınlık bulamaz. O yolu açan nafile ibadettir. Fazla ders çeker, fazla namaz kılar, fazla zikrullah eder, nafile ibadetler ile yüreği yanar. İbadet çokluğu kalbi sâfî nur eder. İşte o zaman farz namazı kılmaya durduğunda Allah’u Teâlâ’ya en yakın zamanı bulur.

Cenâb-ı Mevlam cümlemize fazla ibadetler yapmak ve onunla Hakka yakîn olmak nasip eylesin âmin.

Bak şimdi! Bunların elinden tutan kimin elini tutar imiş.

 Kur’an-ı Kerim’de:

﴿ اِنَّ الَّذ۪ينَ يُبَايِعُونَكَ اِنَّمَا يُبَايِعُونَ اللّٰهَۜ يَدُ اللّٰهِ فَوْقَ اَيْد۪يهِمْۚ ﴾

Ayeti’nin bunu ifade eylediği; yani, “Habîbim! Senin elinden tutanlar benim elimden tutmuştur,“[16] dediği de budur.

Yine Kur’an-ı Kerim’de:

﴿ لَقَدْ رَضِىَ اللّٰهُ عَنِ الْمُؤْمِن۪ينَ اِذْ يُبَايِعُونَكَ تَحْتَ الشَّجَرَةِ ﴾

“Ey Habibim! Şol zaman ki mü’minler ağacın altında senin elinden tutup biat edenlerden Allah razı oldu,“[17]deyip elden tutmakta ne kadar faideler olduğu anlaşılıyor. Elden ele Hakka demektir.

Resûlullah (Sallallahu aleyhi vesellem)’in bu biat ettirmesi ezeldeki ahd-i misakı yenilemektir. Biz de elden tutmak için Resûlullah’a yetişemedik ise de, onun varisleri olanlardan elden ele gelmiş evvela meşayıhların ellerinden tutup, bunun sebebiyle elden ele Resulullahın elini tutmuş oluruz.[18] Hatta kadınlar bile bu emre borçludurlar ki:

﴿ يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِذَا جَٓاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلٰٓى اَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللّٰهِ شَيْـًٔا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْن۪ينَ وَلَا يَقْتُلْنَ اَوْلَادَهُنَّ ﴾

Âyeti; “Ey Nebi Zişan’ım! Kadınlar da sana  biat etmek için geldiklerinde onlardan şu şartlar üzere olmak şartı ile söz alıp sonra biat ettir,“[19] deyup Resulullah (Sallallahu aleyhi vesellem) bir leğen dolusu suyun içine elini sokup karıştırdıktan sonra kadınlar da gelip ellerini (suyun içine) sokup bununla Resulullahın elinden tutmuş oldular. Ama kadınların elinden tutulmaz. Bak bundan anla ki kadınlara siz yalnız islamın şartını tutunuz dese olmazmıydı? öyle değil ki, Cenab-ı Hakk Teâlâ Ervah-ı ezelde

﴿ اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۜ ﴾

“Elestü bi-Rabbiküm’de,”[20] ahd-i misak aldı. Cümle Nebiler ümmetlerinden aynı ahdi almaklığa (Allahu Teâlâ’ya) söz verdiler. Hem de dünyaya gelince her peygamber kendi ümmetinden, ellerinden tutup ahd ve misakı yenilediler. Yetişemeyenler onların ümmetlerin den aldılar.

İzah: Resûlü Ekrem Efendimizin elinden alım-satım zamanında tutanların elleri bile (satım) oluncaya kadar gayet güzel kokardı. Hele Ashâb-ı Güzin Efendilerimiz onun mübarek elini ahd ve misakla, akd ile tutarlar idi. Bunların tutması daha başka tesirler zuhur ederdi ki; onların elinden tutanların elleri de aynı kokardı.

Ashab diye, Resûlü Ekrem’i görmüş olan kimselere derler. Sonradan gelip Resûlü Ekrem’i görmeyenler ashabını görmeye giderler ve ellerini tutarlardı. Onlara tabiin derlerdi. İmam-ı Azam efendimiz bunlardandır. Sonraki gelenler de onları ziyaret eder ellerinden tutarlardı. Bunlara da Tebe-i Tâbiîn derlerdi. Sonra müslümanların arasına ihtilaflar girdi. Hep işler bozuldu. Ondan sonra halis müslümanlar bu işleri arayabildiler.

Meselâ: Kâdiri tarikatında, Resulü Ekrem Efendimiz s.a.v.in elinden İmam-ı Ali k.v tutmuş, onun elinden Hasan, Hüseyin Efendilerimiz tutmuş, bunların elinden Hasan Basri Hazretleri tutmuş böylece bu zamanımıza kadar elden ele gelmiştir. Bu öyle bir şeydir ki nikah ahdiyle olan çocukla, gayrisi nasılsa öyle farz (hüküm) vardır.

[1] Sure-i Bakara, Ayet 269; Ramuzu’l-Ehadis, Hadîs No: 3925

[2] Sure-i Kehf, Ayet 65

[3] Sure-i Bakara, Ayet 269

[4] Musannef ibn-i Ebi şeybe, Hadis No: 43; Müsnedü’l-Şihabu’l-Kâdiî, Hadis No: 446

[5] Râmûzu’l-Ehâdis, Hadîs No: 2726, Sünen-i Dârimi, Hadis No: 372, Musannef ibn-i Ebi Şeybe, Hadis No: 60

[6] Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No: 6385; Muhtar’ül Ehâdîsîn Nebeviyye, Hadîs No: 295, s. 207

[7] Berika, Cild 1, s. 58; Müzekkî’n-Nüfus, s. 417

[8] Sure-i Mü’min, Ayet 60

[9] Ahmed Bin Hambel, Hadis No: 18621, 20995; İmam Malik,Muvatta, Hadis No: 1503; Râmûzu’l-Ehâdîs, Hadîs No:4070

[10] Sure-i Bakara, Ayet 18

[11] Sure-i Maide, Ayet 56

[12] Ramuzu’l-Ehadis, Hadîs No: 4906

[13] Sure-i Tevbe, Ayet 119

[14] Sure-i tevbe, Âyet 119

[15] Sahih-i Buhari Tecrîd-i Sarih, Cild 12, Hadîs No: 2042; Gunyetü’t-Talibin, Sayfa: 1048-1049; Ramuzu’l-Ehadis, Hadîs No: 4094; Riyazü’s-Salihîn, Hadîs No: 385, Sayfa: 293

[16] Sure-i Fetih, Ayet 10

[17] Sure-i Fetih, Ayet 18

[18] Müzekki’n-Nüfus, Sayfa: 446

[19] Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Cild 9, Sayfa: 34-35

[20] Sure-i Araf, Ayet 172)

Şeyhlerin elden tutup tevbe telkin vermeleri

Rasulullah (Sallallahu teala aleyhi vesellem) Efendimiz hazretleri, bir gün İmam Ali (Kerramallahu veche) Efendimize:

- “Yâ Ali Sana bir yol tarif edeyim onunla Hakk’a vasıl olasın” deyip:

﴿ غَمِضْ عَيْنَيْكَ وَاسْمَعْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍ قُلْ اَنْتَ ثَلٰثَ مَرَّاتٍ وَاَنَا اَسْمَعُ فَقَالَ النَّبِىُّ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ  ثَلٰثَ مَرَّاتٍ مُغَمِّضًا عَيْنَيْهِ رَافِعًا صَوْتَهُ ثُمَّ هٰكَذَا قَالَ عَلِىٌّ وَالنَّبِىُّ يَسْمَعُ ﴾

“Yâ Ali! Gözlerini kapa, dizlerini dizlerime dayayarak oturup kalbini kalbime tut, ben üç kere; “lâ ilâhe illallah” derim, sen de dinle; sen söyle ben de dinleyim, ta ki kalbine tevhidin nuru aşılansın,“ Ayniyle yaptılar. Tevhidin nur’u kalb-i mübarekinden kalbine doğdu.

Şeyhler de bunu yaparlar. Evvel abdestle iki rekat namaz, tevbe namazı kılarlar, aynı Rasulullah Muhammed Mustafa (Sallallâhu Teâlâ aleyhi vesellem)’in yaptığını yaparlar. Tevbe duasından sonra elinden tutup ahd-i misak alırlar. İnâbe-i Tarikat verirler. Bir de suya okurlar, içirirler, dua ederler, usulunü öğretmeye başlarlar.

Kadınlara yalnız suya okuyup verirler. Erkanını usulünü dilden söylerler. Zikrini ibadetini git gide öğrenirler.

İmam-ı Ali’den sonra böylece cümle Meşayih’i Kiram efendilerimizden elden ele gelmiştir. Kadınlar kendileri birbirlerine yalnız dilden tarif ederler. Çünkü tarikat silsilesi erkekten gelir. İtibar erkekten gelenedir.

FOTOĞRAFLARTÜMÜ

Bilal Babam
Hilmi Babam